Haberler - Yorumlar |
59. Hükümet ve Kıbrıs
Sorununun Geleceği
Fuat Aksu*
Bu kısa zaman diliminde ise, Türkiye’de 3 Kasım seçimleri sonucunda
TBMM’nin ve Türk siyasal hayatının yeniden şekillendiği bir sürece girilmiştir.
Kurulan 58. Hükümet, ulusal alanda olduğu kadar uluslararası alanda da, tam anlamıyla
bir yetersizlik, acemilik örneği sergilemiş ve bu dönemde Türkiye’nin gereksinim
duyduğu istikrarlı ve kararlı bir siyasi iktidar görüntüsü vermekten uzak
kalmıştır. Gerek İktidarı elinde bulunduran siyasal partinin genel başkanın
parlamento dışında olması, gerekse 58. Hükümetin Bakanlar Kurulu’nun, özellikle
devletin dış politikadaki stratejik çıkarları ve görüşleri konusunda, yapmış
oldukları çelişkili açıklama ve yorumları, Türkiye’nin zorlu bir dönem
içerisine girmesine yol açmış; izlenecek politikaların siyasal sorumluluğunu alacak
bir hükümetin parlamentoda olmadığı kanısını uyandırmıştır.
Siirt seçimlerinin ardından AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ın da
parlamentoya milletvekili olarak katılarak 59. Hükümeti kurması, siyasal sorumluluğu
artık parlamento dışında aramanın gerekmediği sonucuna ulaştırmıştır. Nitekim,
59. Hükümetin oluşum şekli de 58. Hükümetten çok farklı olmamakla birlikte,
özellikle Dışişleri Bakanlığı’na A. Gül’ün getirilmiş olması hem eski
Dışişleri Bakanı Y. Yakış’a yönelen haklı eleştirilerin dikkate alındığını
göstermesi bakımından hem de bu dönemde sürdürülen diplomatik girişimlerin
ayrıntılarını bilen birisinin bu bakanlığa getirilmiş olması bakımından
Hükümete avantaj sağlamıştır. R. T. Erdoğan’ın Başbakanlığı’nda 59.
Hükümet bu dönemde daha istikrarlı bir karar alma yapısına sahip olduğu izlenimini
vermek isteyecektir. Bu bakımdan, aynı zamanda, MGK sürecinin de kolaylaştırıcı
yaklaşımından yararlanmakta olduğu görülmektedir. Özellikle Türkiye’nin
stratejik çıkarlarının korunması açısından, siyasal sorumluluk taşınmadığı
dönemlerden farklı olarak, bu dönemde Hükümeti oluşturan insanların ve partinin
genel başkanının siyasi sorumluluğu vardır ve bu sorumluluk TBMM’deki çoğunluğu
elinde bulundurduğu için de desteklenmektedir. Ancak AKP Hükümeti’nin seçim öncesi
ve sonrasında yapmış oldukları irade beyanları bugün Hükümeti ve Türkiye’yi
baskı altında bırakmakta, Türkiye'nin stratejik yönelimlerini kısıtlamaktadır. Bu
bakımdan 59. Hükümetin özellikle AB ve ABD ile olan ilişkilerinde yapacağı
dengeleme ve gerekirse tercih, ABD’nin Irak’a askeri müdahalesine bakışı, Kıbrıs
sorununu çözme çabası ve Yunanistan ile olan uyuşmazlıklar konusundaki isteği,
önümüzdeki süreci duyarlı kılmaktadır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, özellikle Kıbrıs sorunu ve AB ile
ilişkiler açısından bu konunun ve Yunanistan ile olan ilişkilerinin geliştirilmesi
için harcanacak çaba aynı zamanda duyarlı bir stratejik tercihi de içinde
barındırmaktadır. Türkiye stratejik geleceğini planlarken ABD ile olan ittifak ve
işbirliğini bozmayacak bir politika izlemek zorundadır; ancak ABD’nin Irak’a askeri
müdahalesi ve Irak’taki geleceğe ilişkin planları Türkiye’nin bu konuda ABD ile
çıkar çatışması içerisine girebileceği bir süreci de beraberinde getirmektedir.
Bu risk giderek daha fazla tartışılırken, AB ile olan ilişkilerinde karşılaşmış
olduğu koşulluluk ilişkisi Türkiye’nin tehditleri ve çıkar kaybını dengelemek
için yeni yönelimler içerisine girmesi gerektiğini düşündürmektedir. Bu bakımdan
AB, özellikle Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi öncesinde ve sonrasında Türkiye’ye
karşı izlemiş olduğu politikalardan farklı bir yönelim göstermek zorundadır. AB,
Türkiye’nin stratejik geleceğinin topluluk içerisinde bütünleşme yönünde
olduğunun ayırdına varmak zorundadır. Doğaldır ki, Türkiye'nin de bu isteği
açıklıkla ifade etmesi ve kararlılıkla uygulaması gerekmektedir. Ancak burada daha
önce yaratılmış olan koşululuk ilişkisinin çözülmesi gerekmektedir. Türkiye
açısından AB üyeliğinin yaratacağı avantajlı ortamın gerek Yunanistan ile olan
uyuşmazlık konuları gerekse Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunacağı
açıktır. Burada bu duyarlılığı dikkate alması gereken büyük ölçüde AB ve
Yunanistan’dır. AB, Türkiye’yi tam üye olarak kabul edip etmeyeceğini kendi
yapısı içerisinde kararlılıkla şekillendirmeli ve bunun getireceği siyasi ve
ekonomik sorumluluğu da üstlenebilmelidir. Yunanistan açısından ise, Kıbrıs’ın
geleceğine ilişkin beklentilerinde Kıbrıs Türk toplumunun duyarlılıklarını
dikkate alan eşit egemenliğe dayalı bir Kıbrıs üzerinde anlaşabilmek için
GKRY’nin uzlaşmazlığını dizginlemek zorundadır.
R.T. Erdoğan’ın Kıbrıs sorununa çözüm bulabilmek için yapmış olduğu
açıklamaya çok fazla ümit bağlamamak gerekir. Garantör ülkelerle beraber adada
yaşayan toplumların temsilcilerinin biraraya gelerek uyuşmazlık konusunu çözüme
ulaştırmak istemeleri bugün için daha da önemli bir girişimdir. Bununla birlikte 16
Nisan’a değin geçecek sürede AB’nin GKRY’ni adanın tek yasal temsilcisi olarak
kabul ederek Kıbrıs Türk toplumu olmaksızın GKRY’ni tam üye olarak kabul etmesinin
yaratacağı hukuksuzluğu aşmaya yetmeyecektir. Annan Planları da dahil olmak üzere
taraflara sunulan planlarda ve müzakereler sırasında sadece Kıbrıs Rum tarafı
değil, aynı zamanda, BM Genel Sekreteri ve AB temsilcileri de müzakereci tarafları
eşit statüde görmediklerini defalarca yapmış olduğu açıklamalarda dile getirmekten
kaçınmamışlardır. Şimdi bu durumun değişeceğini sanmak yanıltıcıdır. 26 Mart
tarihinde AB Komisyonu’nun Konsey’e sunulmak üzere hazırlamış olduğu Katılım
Ortaklığı Belgesi’nde de dile getirildiği şekliyle, GÜÇLENDİRİLMİŞ SİYASİ
DİYALOG VE SİYASİ KRİTERLER, Öncelikler (2003-2004) başlığı altında,
Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği için,
“Helsinki Avrupa Konseyi tarafından tesis edilen siyasi diyalog bağlamında, Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteri’nin geçerliliğini hala koruyan girişimleri doğrultusunda Kıbrıs
sorununa yönelik çabaların global bir çözüme ulaşabilmek için güçlü bir
biçimde desteklenmesi,
Helsinki Avrupa Konseyi sonuçlarına uygun olarak siyasi
diyalog çerçevesinde anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümü ilkesini
dikkate alarak Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtildiği biçimde, mevcut sınır
sorunları ve buna bağlı sorunların, Helsinki Avrupa Konseyi sonuçlarının 4.
maddesinde işaret edildiği gibi, çözümü için tüm çabaların uygulamaya
koyulması”, gerektiği dile getirilmiştir.
Bu durum Türkiye’nin öngörülen 2004 tarihine değin Yunanistan ile olan
uyuşmazlık konularında belirli bir ilerleme sağlayabilmesi için hâlâ koşulluluk
ilişkisinin de sürmekte olduğunu göstermektedir. Ayrıca 16 Nisan tarihi açısından
da Kıbrıs konusunda ilerleme sağlanması için dikkatli bir uyarı niteliğini
taşımaktadır. Diğer yandan, uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü
konusunda BM Şartı’na gönderme yapmakta oluşu, çözüm için Uluslararası Adalet
Divanı’na ortak başvuru dışındaki yöntemlerin de uygulanabilirliğine dikkat
çekmektedir.
Önümüzdeki dönemde Türkiye
üzerinde yeni baskı arayışlarını göz ardı etmeden Türkiye’de siyasi karar
alıcıların daha duyarlı hareket etmeleri gerekmektedir. Bu, özellikle 59. Hükümetin
siyasi kararlılığını ve tutarlılığını açıklığa kavuşturabilmek için de
gereklidir. Bilgi eksikliğiyle şekillenmiş politik söylemler sonucunda Türkiye’nin
istemleri ve kapasitesinin doğru olarak algılanmamasına yol açılması uluslararası
ilişkilerde hem karar alıcıların hem de devletlerin saygınlığını yitirmesine
neden olmaktadır. Türkiye’de dış politikanın oluşum sürecinin nasıl işlediği
bellidir. Dolayısıyla burada tartışılması gereken MGK’nın işlevi değil
hükümetlerin bu süreç içerisinde gerekli siyasi sorumluluğu üstlenebilme istek ve
yeteneğinin yanı sıra, bürokratik mekanizmayı akılcı kullanıp
kullanamadığıdır. Siyasi iktidarlar meşruiyet ve gücünü temsil ettikleri ulustan,
halktan aldıklarında temel ulusal çıkarların savunulması kolaylaşmaktadır;
meşruiyetin ve çözümün ulus yerine ülke dışında aranması ise, zayıflık ve
bağımlılık demektir. Demokrasilerde siyasi iktidarlar ulusun onlara devretmiş olduğu
yetki ve sorumlulukları kullanırlarken sadece temsil görevini yerine getirmezler, aynı
zamanda strateji ve çözüm üretebilecek mekanizmaları işlevsel kılarlar.
Dolayısıyla eşgüdüm esastır; Siyasi sorumluluk ise, bir bütün olarak parlamento ve
hükümetindir. Diğer yandan, karar alma sürecini ve kamuoyunu etkileme kapasitesine
sahip olan insanların ve kitle iletişim araçlarının da yaşamsal ulusal çıkarlar
konusunda yorum yaparken aklıselimi elden
bırakmamaları esastır; son günlerde Türk medyası bilgilendirme işlevini yerine
getirmekten çok yönlendirme işlevini üstlenmiş durumda. Bunun bedelini de toplum
olarak ağır bir şekilde ödüyoruz.
"59. Hükümet ve Kıbrıs Sorununun Geleceği", Haber Analiz, 30 Mart 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=358