Haberler - Yorumlar


59. Hükümet ve Kıbrıs Sorununun Geleceği

Fuat Aksu*


              10 Mart 2003 tarihinde Lahey’de yapılan toplantı sırasında da taraflar arasında görüş birliğinin sağlanamamış olması BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan planın tarafların istemlerini karşılamaktan uzak kaldığını bir kez daha göstermiştir. Planın kabul edilemez olduğu yalnız Kıbrıs Türk toplumu tarafından değil aynı zamanda Kıbrıs Rum toplumu tarafından da dile getirilmiştir. Sonuçta ise, uyuşmazlığın çözümlenememesinin bütün sorumluluğu Kıbrıs Türk toplumu müzakerecisi Denktaş’a çıkarılmıştır.

            Bu kısa zaman diliminde ise, Türkiye’de 3 Kasım seçimleri sonucunda TBMM’nin ve Türk siyasal hayatının yeniden şekillendiği bir sürece girilmiştir. Kurulan 58. Hükümet, ulusal alanda olduğu kadar uluslararası alanda da, tam anlamıyla bir yetersizlik, acemilik örneği sergilemiş ve bu dönemde Türkiye’nin gereksinim duyduğu istikrarlı ve kararlı bir siyasi iktidar görüntüsü vermekten uzak kalmıştır. Gerek İktidarı elinde bulunduran siyasal partinin genel başkanın parlamento dışında olması, gerekse 58. Hükümetin Bakanlar Kurulu’nun, özellikle devletin dış politikadaki stratejik çıkarları ve görüşleri konusunda, yapmış oldukları çelişkili açıklama ve yorumları, Türkiye’nin zorlu bir dönem içerisine girmesine yol açmış; izlenecek politikaların siyasal sorumluluğunu alacak bir hükümetin parlamentoda olmadığı kanısını uyandırmıştır.

            Siirt seçimlerinin ardından AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ın da parlamentoya milletvekili olarak katılarak 59. Hükümeti kurması, siyasal sorumluluğu artık parlamento dışında aramanın gerekmediği sonucuna ulaştırmıştır. Nitekim, 59. Hükümetin oluşum şekli de 58. Hükümetten çok farklı olmamakla birlikte, özellikle Dışişleri Bakanlığı’na A. Gül’ün getirilmiş olması hem eski Dışişleri Bakanı Y. Yakış’a yönelen haklı eleştirilerin dikkate alındığını göstermesi bakımından hem de bu dönemde sürdürülen diplomatik girişimlerin ayrıntılarını bilen birisinin bu bakanlığa getirilmiş olması bakımından Hükümete avantaj sağlamıştır. R. T. Erdoğan’ın Başbakanlığı’nda 59. Hükümet bu dönemde daha istikrarlı bir karar alma yapısına sahip olduğu izlenimini vermek isteyecektir. Bu bakımdan, aynı zamanda, MGK sürecinin de kolaylaştırıcı yaklaşımından yararlanmakta olduğu görülmektedir. Özellikle Türkiye’nin stratejik çıkarlarının korunması açısından, siyasal sorumluluk taşınmadığı dönemlerden farklı olarak, bu dönemde Hükümeti oluşturan insanların ve partinin genel başkanının siyasi sorumluluğu vardır ve bu sorumluluk TBMM’deki çoğunluğu elinde bulundurduğu için de desteklenmektedir. Ancak AKP Hükümeti’nin seçim öncesi ve sonrasında yapmış oldukları irade beyanları bugün Hükümeti ve Türkiye’yi baskı altında bırakmakta, Türkiye'nin stratejik yönelimlerini kısıtlamaktadır. Bu bakımdan 59. Hükümetin özellikle AB ve ABD ile olan ilişkilerinde yapacağı dengeleme ve gerekirse tercih, ABD’nin Irak’a askeri müdahalesine bakışı, Kıbrıs sorununu çözme çabası ve Yunanistan ile olan uyuşmazlıklar konusundaki isteği, önümüzdeki süreci duyarlı kılmaktadır.

            Bu çerçevede değerlendirildiğinde, özellikle Kıbrıs sorunu ve AB ile ilişkiler açısından bu konunun ve Yunanistan ile olan ilişkilerinin geliştirilmesi için harcanacak çaba aynı zamanda duyarlı bir stratejik tercihi de içinde barındırmaktadır. Türkiye stratejik geleceğini planlarken ABD ile olan ittifak ve işbirliğini bozmayacak bir politika izlemek zorundadır; ancak ABD’nin Irak’a askeri müdahalesi ve Irak’taki geleceğe ilişkin planları Türkiye’nin bu konuda ABD ile çıkar çatışması içerisine girebileceği bir süreci de beraberinde getirmektedir. Bu risk giderek daha fazla tartışılırken, AB ile olan ilişkilerinde karşılaşmış olduğu koşulluluk ilişkisi Türkiye’nin tehditleri ve çıkar kaybını dengelemek için yeni yönelimler içerisine girmesi gerektiğini düşündürmektedir. Bu bakımdan AB, özellikle Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi öncesinde ve sonrasında Türkiye’ye karşı izlemiş olduğu politikalardan farklı bir yönelim göstermek zorundadır. AB, Türkiye’nin stratejik geleceğinin topluluk içerisinde bütünleşme yönünde olduğunun ayırdına varmak zorundadır. Doğaldır ki, Türkiye'nin de bu isteği açıklıkla ifade etmesi ve kararlılıkla uygulaması gerekmektedir. Ancak burada daha önce yaratılmış olan koşululuk ilişkisinin çözülmesi gerekmektedir. Türkiye açısından AB üyeliğinin yaratacağı avantajlı ortamın gerek Yunanistan ile olan uyuşmazlık konuları gerekse Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunacağı açıktır. Burada bu duyarlılığı dikkate alması gereken büyük ölçüde AB ve Yunanistan’dır. AB, Türkiye’yi tam üye olarak kabul edip etmeyeceğini kendi yapısı içerisinde kararlılıkla şekillendirmeli ve bunun getireceği siyasi ve ekonomik sorumluluğu da üstlenebilmelidir. Yunanistan açısından ise, Kıbrıs’ın geleceğine ilişkin beklentilerinde Kıbrıs Türk toplumunun duyarlılıklarını dikkate alan eşit egemenliğe dayalı bir Kıbrıs üzerinde anlaşabilmek için GKRY’nin uzlaşmazlığını dizginlemek zorundadır.

            R.T. Erdoğan’ın Kıbrıs sorununa çözüm bulabilmek için yapmış olduğu açıklamaya çok fazla ümit bağlamamak gerekir. Garantör ülkelerle beraber adada yaşayan toplumların temsilcilerinin biraraya gelerek uyuşmazlık konusunu çözüme ulaştırmak istemeleri bugün için daha da önemli bir girişimdir. Bununla birlikte 16 Nisan’a değin geçecek sürede AB’nin GKRY’ni adanın tek yasal temsilcisi olarak kabul ederek Kıbrıs Türk toplumu olmaksızın GKRY’ni tam üye olarak kabul etmesinin yaratacağı hukuksuzluğu aşmaya yetmeyecektir. Annan Planları da dahil olmak üzere taraflara sunulan planlarda ve müzakereler sırasında sadece Kıbrıs Rum tarafı değil, aynı zamanda, BM Genel Sekreteri ve AB temsilcileri de müzakereci tarafları eşit statüde görmediklerini defalarca yapmış olduğu açıklamalarda dile getirmekten kaçınmamışlardır. Şimdi bu durumun değişeceğini sanmak yanıltıcıdır. 26 Mart tarihinde AB Komisyonu’nun Konsey’e sunulmak üzere hazırlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesi’nde de dile getirildiği şekliyle, GÜÇLENDİRİLMİŞ SİYASİ DİYALOG VE SİYASİ KRİTERLER, Öncelikler (2003-2004) başlığı altında, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği için,

“Helsinki Avrupa Konseyi tarafından tesis edilen  siyasi diyalog bağlamında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin geçerliliğini hala koruyan girişimleri doğrultusunda Kıbrıs sorununa yönelik çabaların global bir çözüme ulaşabilmek için güçlü bir biçimde desteklenmesi,

Helsinki Avrupa Konseyi sonuçlarına uygun olarak siyasi diyalog çerçevesinde anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümü ilkesini dikkate alarak Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtildiği biçimde, mevcut sınır sorunları ve buna bağlı sorunların, Helsinki Avrupa Konseyi sonuçlarının 4. maddesinde işaret edildiği gibi, çözümü için tüm çabaların uygulamaya koyulması”, gerektiği dile getirilmiştir.

            Bu durum Türkiye’nin öngörülen 2004 tarihine değin Yunanistan ile olan uyuşmazlık konularında belirli bir ilerleme sağlayabilmesi için hâlâ koşulluluk ilişkisinin de sürmekte olduğunu göstermektedir. Ayrıca 16 Nisan tarihi açısından da Kıbrıs konusunda ilerleme sağlanması için dikkatli bir uyarı niteliğini taşımaktadır. Diğer yandan, uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü konusunda BM Şartı’na gönderme yapmakta oluşu, çözüm için Uluslararası Adalet Divanı’na ortak başvuru dışındaki yöntemlerin de uygulanabilirliğine dikkat çekmektedir.

Önümüzdeki dönemde Türkiye üzerinde yeni baskı arayışlarını göz ardı etmeden Türkiye’de siyasi karar alıcıların daha duyarlı hareket etmeleri gerekmektedir. Bu, özellikle 59. Hükümetin siyasi kararlılığını ve tutarlılığını açıklığa kavuşturabilmek için de gereklidir. Bilgi eksikliğiyle şekillenmiş politik söylemler sonucunda Türkiye’nin istemleri ve kapasitesinin doğru olarak algılanmamasına yol açılması uluslararası ilişkilerde hem karar alıcıların hem de devletlerin saygınlığını yitirmesine neden olmaktadır. Türkiye’de dış politikanın oluşum sürecinin nasıl işlediği bellidir. Dolayısıyla burada tartışılması gereken MGK’nın işlevi değil hükümetlerin bu süreç içerisinde gerekli siyasi sorumluluğu üstlenebilme istek ve yeteneğinin yanı sıra, bürokratik mekanizmayı akılcı kullanıp kullanamadığıdır. Siyasi iktidarlar meşruiyet ve gücünü temsil ettikleri ulustan, halktan aldıklarında temel ulusal çıkarların savunulması kolaylaşmaktadır; meşruiyetin ve çözümün ulus yerine ülke dışında aranması ise, zayıflık ve bağımlılık demektir. Demokrasilerde siyasi iktidarlar ulusun onlara devretmiş olduğu yetki ve sorumlulukları kullanırlarken sadece temsil görevini yerine getirmezler, aynı zamanda strateji ve çözüm üretebilecek mekanizmaları işlevsel kılarlar. Dolayısıyla eşgüdüm esastır; Siyasi sorumluluk ise, bir bütün olarak parlamento ve hükümetindir. Diğer yandan, karar alma sürecini ve kamuoyunu etkileme kapasitesine sahip olan insanların ve kitle iletişim araçlarının da yaşamsal ulusal çıkarlar konusunda yorum yaparken  aklıselimi elden bırakmamaları esastır; son günlerde Türk medyası bilgilendirme işlevini yerine getirmekten çok yönlendirme işlevini üstlenmiş durumda. Bunun bedelini de toplum olarak ağır bir şekilde ödüyoruz.


"59. Hükümet ve Kıbrıs Sorununun Geleceği", Haber Analiz, 30 Mart 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=358