Haberler - Yorumlar


Annan Planı Sonrası Kıbrıs Süreci

Fuat Aksu*


            10 Mart’ta Lahey’de yapılan toplantının sonucunda artık BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan planların taraflar arasındaki temel duyarlılıkları dikkate almayan ve ortak çözümler üretmeyen bir yapıyı taraflara kabul ettirmeyi hedeflediği çok daha anlaşılır bir şekilde ortaya çıkmıştır. Süreç içerisinde KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ın şahsında somutlaşan baskı ve yıpratma politikalarına karşı dirençle karşı çıkılmış olması Kıbrıs Türk toplumunun önünde yeni bir sürecin de başlangıcı olmuştur.

            Lahey öncesi ve sonrasında dile getirilen nokta planın kabul edilmemesinin ve sürecin başarısız olmasının adadaki Türk toplumunun ve Türkiye’nin AB sürecinden dışlanmasına yol açacağı yönünde olmuştur. Bu durum gerek AB eksenli gerekse KKTC ve Türkiye eksenli söylemlerde sıklıkla vurgulanırken KKTC’nin seçeneğinin olmadığı yargısı yerleştirilmeye çalışılmış ve ulusal kamuoyu baskısı ile temel çıkarları dikkate almayan bir çözümün siyasi iktidarlara kabul ettirilmesine çalışılmıştır. Oysa gerek KKTC gerekse Türkiye bakımından Annan planının kabul edilemezliği sonunda ortaya çıkan durum hiç de umutsuzluk demek değildir. Aksine yeni açılımlara izin veren ve hem KKTC’yi hem de Türkiye’yi bağımlılık/koşulluluktan çıkmaya zorlayacak bir süreç ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz bu süreçte KKTC ve Türkiye’ye yönelik baskı ve etki arayışları da olacaktır, ancak bu durumun üstesinden gelmek zorunda olanlar Türkiye’den çok AB içerisindeki Yunanistan ve Rum yönetimi olacaktır. Çünkü AB hem kendi koymuş olduğu genişlemeye ilişkin temel ölçütleri ihlal etmiş olacaktır hem de 1959-60 Antlaşmalarıyla kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dayanmış olduğu uluslararası antlaşmaları ihlal edecektir. Bu durum AB içerisinde üye devletlerden birinin statüsünün hukuksal meşruiyetini tartışmalı hale getirmiş olacaktır. Dolayısıyla uluslararası hukuku çiğneyenlere hem garantör ülke sıfatıyla İngiltere hem de Yunanistan’ın yanı sıra AB de katılmış olacaktır. Doğaldır ki bu durumda asıl “işgalci” durumunda olacak olanlar bu ülkeler ve AB olacaktır. Hele ki Türkiye ile KKTC arasında işbirliğinin geliştirilmesi çerçevesinde Türkiye’nin adadaki asker sayısını Garanti ve İttifak Anlaşmalarında öngörülen sayıya, 650’ye indirmesi ve diğer askeri varlığını da KKTC ile imzalayacağı bir ortak savunma ve askeri işbirliği anlaşması çerçevesine oturması durumunda Türkiye’ye yönelecek suçlamalar daha da mesnetsiz kalacaktır.

            Diğer yandan, bu aşamada asıl sorun KKTC’de planın kabulünden yana olanlar ile plana karşı çıkanlar arasında yaratılmak istenen çatışma ortamıdır. Demokratik bir yapıda kamuoyunun izlenen ulusal siyasa konusunda her zaman aynı görüşte olması beklenmemelidir, kuşkusuz planın kabulünde şahsi çıkarları olanlar olabileceği gibi bunun tersi de mümkündür. Ancak göz ardı edilmemesi gereken siyasal iktidarın ve muhalefetin önerilen çözümün yarar ve zararlarını ulusal kamuoylarına doğru anlatabilmeleridir. Bunun yolu da karşılıklı suçlamalar değil kamuoyunun doğru bilgilere ulaşmasını sağlayacak yapıları işler kılmaktır. KKTC’de bu durumun başarılamadığı ve kitle iletişim organlarının ajitasyona varan söylemlerle karşılıklı suçlamalarda bulundukları görülmektedir. Bundan yarar gören ise, kuşkusuz, müzakerelerde Kıbrıs Türk toplumu üzerinde baskı kurmak isteyenler olmaktadır. KKTC’de siyasi iktidarın ve muhalefetin uzlaşı zeminini yaratması zorunludur.

            Benzer şekilde, KKTC Anayasası’nı ve demokratik yapısını zedeleyecek girişimler yapmak da “devlet” kimliğini zayıflatacak bir süreci başlatır ki, bu da sonuçta, öteden beri müzakerelerde Türk tarafının “olmazsa olmaz”ları arasında yer alan egemen eşitlik arayışına zıt bir kararı kabullenmeye götürür. Anayasa’da hangi konuların referanduma götürülebileceği ve bunun usullerinin nasıl olduğu belirtilmiştir. Muhalefetin önerilen planın kabulünü sağlamak için referandum ve/veya halk oylaması sürecini başlatmak istemesi her şeyden önce kendi siyasal meşruiyetini sorguladığı anlamını taşır. GKRY’nin, Yunanistan’ın, BM ve AB’nin de istediği sonuçta budur; KKTC’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun meşruiyetinin ancak azınlık hakları çerçevesinde tanınabileceğini Türk tarafına kabul ettirebilmek.


"Annan Planı Sonrası Kıbrıs Süreci" , Haber Analiz,16 Mart 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=282