Haberler - Yorumlar |
Denktaş, KKTC ve Müzakerelerde Ulusal İrade
Fuat Aksu*
Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin tartışmalar sürerken
diğer yandan her iki taraf açısından yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ulusal kamuoyları önünde planın kabul ve/veya
reddi durumunda siyasi sorumluluk kimler tarafından üstlenilecektir? Kıbrıs sorununa
BM Genel Sekreteri’nin çabalarıyla bulunmaya çalışılan çözümün her iki
tarafın duyarlılıklarını bütünüyle karşılamış olduğunu söylemek olası
değildir. Sunulan üçüncü plan da diğer iki plan gibi görünürde taraflara cazip
gelecek hükümler içerse de özünde kaygıları bütünüyle ortadan kaldırmaktan
uzaktır.
Diğer yandan, müzakerelerden sorunun kalıcı çözümüne
dönük bir çözümün çıkmaması durumunda bile 30 Mart’ta mevcut planın her iki
tarafta da referanduma sunulmak istenmesi yeni bir tartışma daha yaratmaktadır.
Böylesi bir durum, her iki taraf açısından da mevcut anayasal yapıların ve ulusal
egemenliklerin şekillendirdiği siyasi iradelerin baskı altına alınması ve hiçe
sayılması demektir. Referandum kararını alacak olanlar ulusal hükümetlerin sunumuyla
ulusal parlamentolardır. Hiçbir şeyin ulusal iradenin üzerinde baskı oluşturması
kabul edilemez.
Bu yönüyle değerlendirildiğinde, KKTC Cumhurbaşkanı
Denktaş’ın Türkiye’yi ziyareti sırasında gerek Cumhurbaşkanı Sezer’in gerekse
TBMM’nin açıklamış olduğu görüşler müzakere sürecinde KKTC’nin ve temsilcisi
olarak Denktaş’ın yalnız olmadığını göstermektedir. Bu destek aynı zamanda
müzakerelerde izlenen siyasanın da sorumluluğunun paylaşılmakta olduğunu göstermesi
bakımından anlamlıdır. Bununla birlikte, AK Parti Genel Başkanı R. T. Erdoğan’ın
Parlamento’da dile getirilen görüşleri bütünüyle paylaştığını söylemek de
mümkün değildir. Bu bakımdan Siirt seçimleri sonrasında TBMM’de oluşacak yeni
hükümetin izleyeceği dış politikanın ve
Erdoğan’ın tutumunun değişip değişmeyeceğini beklemek gerekecektir. Ancak,
unutmamak gerekir ki Türkiye’de hükümetler değişse de dış politikanın esas
çizgisinde ve yaşamsal öncelikler konusunda ani ve köklü değişikliklere gidilebilmesi pek mümkün
olmamaktadır. Zaman zaman yeni hükümetler bu çizgiden sapmış olsalar da bir süre
sonra esasa dönülmektedir.
Nitekim, 10 Mart’ta Lahey’de yapılacak toplantı
sırasında KKTC’nin dile getireceği görüşler aynı zamanda Türkiye’nin de
görüşleridir ve müzakereci olarak Denktaş’ın konumunu güçlendirmektedir. Diğer
yandan, büyük ölçekte GKRY de plandan duymuş oldukları rahatsızlıklar
çerçevesinde sorumluluğu Türk tarafına yüklemeye gayret edecek taktikler içerisinde
olacaktır. Her durumda Annan planının takvimde öngörüldüğü şekliyle 30 Mart’ta
her iki tarafta aynı anda referanduma sunulması söz konusu olursa, bu kez referandumda sorulacak sorunun şekli önem
kazanacaktır. Referandumda sorulacak soru içerisinde oluşturulacak federal devletin
AB’ye tam üyeliğinin de oylanacak olması tercihlerin, dolayısıyla, sonucun
belirlenmesinde etkili olacaktır. GKRY’de Annan planına duyulan tepkiye koşut olarak
AB’ye tam üyelik desteği ve isteği vardır. Bu da oylamaya katılacakların plan ile
üyelik arasında tercih yapmaları ve/veya her ikisini de ret ve/veya kabul etmeleri
anlamına gelecektir. Planın referanduma sunulmaması durumunda ise, GKRY’nin tam
üyeliğine ilişkin engel kalmayacak, Rum toplumu AB üyelik sürecine plandan ayrı
olarak evet diyecektir.
Kuşkusuz bu durumda Kıbrıs Türk toplumunun AB’ye kurulacak
federal devlet çerçevesinde üye olabilmesi mümkün olmadığı gibi, ilerleyen
dönemde nasıl üye olabileceği de tartışmalıdır. Bu çerçevede benzer kaygılar
Türkiye için de söz konusudur. Ancak çözümün AB üyeliğine endekslenmiş olması
durumu bir koşulluluk ilişkisi yaratmakta ve daha başından uzlaşı için gereken
eşitlik anlayışını ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla müzakerelerdeki eşitlik
anlayışının bozulması ve AB’nin de bu durumu BM’nin de desteğiyle
meşrulaştırmak istemesi aslında çözümsüzlüğü
keskinleştirmektedir. Dikkat edilirse, her iki taraf da sunulan planları
bir şekilde müzakerelere zemin olarak kabul etmekte, fakat plan üzerinde daha fazla
inceleme yapmak zorunda olduklarını dile getirmektedirler. Bu zorunluluğu BM Genel
Sekreteri’nin ve AB’nin de dikkate alması gerekmektedir.
Referandum konusu bir başka açıdan da önem taşımaktadır,
eğer Türk veya Rum tarafında veya her ikisinde birden, yapılacak referandum sonucunda
planın kabulü yönünde değil de reddi yönünde bir sonuç çıkarsa ne olacak? Bence
asıl üzerinde durulması gereken nokta budur. Bu durumda, BM Genel Sekreteri’nin
çabalarının sorunun çözümünde yetersiz kalmış olduğu görülecek ve bir
ölçüde saygınlık kaybı yaşanacaktır; ancak böylesi bir sonuç mevcut iki
kesimliliğin ve iki ayrı siyasi iradenin de tescili anlamını taşıyacaktır. Türk
tarafının geleceğe ilişkin planlarını yaparken buna da hazırlıklı olması
gerekir.
Her durumda, Türk tarafında yaratılmaya çalışılan plandan
yana olanlar, plana karşı olanlar ayrımının giderilmesi, plan hakkında kamu oyunun
doğru bilgilendirilmesi gerekmektedir. KKTC’de toplumun siyasal iktidara olan
güveninin sarsılması halk desteğinden yoksun bir siyasi iradenin varlığını ortaya
çıkaracak ve toplumsal/siyasal karşıtlıklardan en fazla zararı görecek olan yine
Türk tarafı olacaktır. Bunun önlenmesi için gereken ilk adım ise, referandum yapılsın yapılmasın, sunulan
planın en ayrıntılı biçimde ulusal kamuoyu önünde ve parlamentoda açıkça
tartışılması ve demokratik yapı içerisinde ortak iradenin şekillenmesidir.
"Denktaş, KKTC ve Müzakerelerde Ulusal İrade", Haber Analiz, 8 Mart 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=209