Haberler - Yorumlar |
Üçüncü Annan Planı ve Kıbrıs Türk Toplumunun
Duyarlılıkları
Fuat Aksu*
Taraflara 26 Şubat’ta sunulan
gözden geçirilmiş üçüncü plan da adadaki Türk toplumunun duyarlılıklarını
bütünüyle dikkate almaktan uzak görünüyor. Denktaş tarafından dile getirilen
olmazsa olmazlar çerçevesinde kimi “önemli” değişikliklerin yapılmış olmasına
karşın, özünde adadaki iki toplum arasındaki statü ve dengeyi Kıbrıs Rumları
lehine değiştirmekten öteye gidilememektedir. Her ne kadar üçüncü planda kurucu
devletler olarak “Kıbrıs Rum Devleti” ve “Kıbrıs Türk Devleti”nden söz
edilse de oluşturulacak “Birleşik Kıbrıs Devleti”nde gerek toprak düzenlemeleri
gerekse kuzeye göç edecek Rumların yaratacağı sorunların çözümü konusunda somut
projeler ortaya konulmamaktadır.
Planın yaratacağı olumsuzlukları
dikkate almadan bir bütün olarak kabulü Kıbrıs Türk toplumunun kısa sürede
ekonomik ve siyasal açıdan Kıbrıs Rumlarına bağımlı hale gelmesiyle sonuçlanacak
bir süreci ortaya çıkaracaktır. Önerilen planla “Kıbrıs Türk Devleti”nde
kalacak olan toprakların oranı % 29.2 düzeyinde olacaktır. Bu durum halen % 35
düzeyinde olan toprakların daralması demek olduğu kadar bu bölgelerde yaşayan
Türklerin de daha kuzeye göç etmeleri demek olacaktır. Göçecek insanların yeniden
yerleşimi, istihdam olanaklarının yaratılması, göçtükleri topraklardaki taşınmaz
varlıklarının ve yatırımlarının tazmini gerekmektedir. Her ne kadar plan bu konuda
bir düzenleme öngörse de finansal desteğin açık olmadığı, yerlerinden edilecek
insanların yaptıkları yatırımlar ve eski
mülkiyet sahiplerinin geçmişe dönük haklarının tazmini konusu dikkate
alındığında, işleyişte mülkiyet konusunda bireysel/toplumsal karşıtlıkların
ortaya çıkması kaçınılmazdır. Diğer yandan, planın kabulü halinde “Kıbrıs
Rum Devleti”ne terk edilen toprakların kaybıyla “Kıbrıs Türk Devleti”nde ortaya
çıkacak üretim kaybının kısa sürede karşılanması mümkün olamayacaktır.
Tarımsal üretim açısından verimli arazinin ve doğal kaynakların önemli ölçüde
“Kıbrıs Rum Devleti” sınırları içerisinde kalacak olması, eğer bu kaynaklardan
eşit şekilde yararlanmanın koşulları yaratılmamış ise, Türk tarafının güneye
bağımlılığını arttıracaktır. Bu durum her iki toplum arasındaki gelir
dağılımındaki eşitsizlikle daha da artacak, süreç içerisinde “Kıbrıs Türk
Devleti”nde ekonomik yaşamın
yönlendiricisi durumunda olacak insanlar büyük ölçüde bu topraklara yerleşecek olan
Rumlar olacaktır. Ellerindeki tarım alanlarını ve özellikle turizm yatırımlarını
Rumlara devredecek olan Türkler ise uygulamada güneyin istihdam olanaklarından
yararlanmanın yollarını arayacaklar ve/veya hizmet sektöründe istihdam edilmeye razı
olacaklardır.
Planda kurulacak olan “Birleşik
Kıbrıs Cumhuriyeti”nin AB’ne tam üyeliği öngörülürken kurucu devletlerden
“Kıbrıs Türk Devleti”nin tam üyelik sürecinde karşılaşacağı yapısal
sorunlar ve uyum için gerekli finansal desteğin nasıl sağlanacağı yeterince açık
ve projelendirilmiş değildir. Yeniden birleşecek Kıbrıs’ın kuzeyinin ekonomik
açıdan gelişmesi için AB’nin yapısal fonlarından 2004-2006 yılları içerisinde
verilecek destek ise sadece 206 milyon €’dur. Bu miktarın yeterli olmayacağı
açıktır. Bu sorunun büyük ölçüde oluşturulacak uluslararası finansal destek
konferansları çerçevesinde çözüleceği düşünülmektedir. Kuruluş
Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonra kurucu devletlerin ekonomileri
arasındaki eşitsizlikleri gidermek için uyumlulaştırma çalışmalarına en kısa
zamanda başlanması gerektiği dile getirilse de bunun somut finansal destek ve projelere
bağlanması zorunludur.
Diğer yandan 1964 yılından
Kuruluş Antlaşması’nın yürürlüğe gireceği döneme kadarki borçların
paylaşımı konusunda kurucu devletlerin sorumlulukları ise Antlaşmanın EK I/47.
maddesinde hükme bağlanmakta ve her kurucu devlet kendi halkının yararlanması için
yapmış olduğu harcamalardan sorumlu tutulurken tüm Kıbrıs’ın yararlanacağı altyapı hizmetleri ve kamu işleri için yapılan
borçlanmaların ödenmesi federal hükümetin sorumluluğunda bırakılmaktadır.
Yunanistan ve Türkiye’ye olan borçlanmalar ve silahlanma harcamalarından doğan
borçlanmalar ise ilgili kurucu devlet tarafından üstlenilecektir. Bu durum uygulamada
gelişmişlik düzeyi birbirinden farklı güney ve kuzey arasında gelişmişlik
maliyetinin kuzeye ödetilmesi sonucunu doğurabilecek bir nitelik taşımaktadır.
Bunca belirsizliğe rağmen planın
kabulünün taraflardan hangisine daha fazla yarar sağlayacağı ise açıktır. Annan
tarafından hazırlanan son plan da daha öncekiler gibi Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk
toplumunun duyarlılıklarından bazılarını dikkate almakla birlikte özünde adada
yaşayan Rum toplumunun çıkarlarını maksimize etmeye dönük olarak
hazırlanmıştır. Toprak tavizleri, eski toprak sahiplerinin kuzeye geri dönüşleri,
1964 – 1974 sonrası dönemde kuzeyde kalan mülklerin Türkler tarafından
kullanılmasından doğan zararlarının tazmini, adaya Türkiye’den göçerek kuzeyde
kendilerine bir yaşam kuran insanların büyük oranda tazminat yoluyla da olsa geri
gönderilmesi, toprak düzenlemelerinde
verimli arazilerin ve su kaynaklarının Rum tarafına bırakılması gibi olumsuzluklar
bu yargıyı doğrulamaktadır. 1974’de büyük ölçüde sağlanmış bulunan homojen
toplumsal yapı bu planla yok edilmekte, yeniden 1974 öncesi koşullara dönülmektedir.
Plan kabul edilmezse ne olur?
Açıktır ki, referanduma gidilmiş olsun ya da olmasın, planın Kıbrıs Rum ve/veya
Kıbrıs Türk toplumu tarafından kabul edilmemesi durumunda sonuçtan yararlı çıkacak
olan taraf yine GKRY olacaktır. Özellikle Avrupa Birliği ile olan tam üyelik
sürecinin tamamlaması bakımından adadaki çözümsüzlüğün sürmesi üyelik
açısından bir engel oluşturmamaktadır. Bu durumda KKTC’nin AB’ne GKRY ile beraber
üye olamaması adadaki bölünmüşlüğün yeni koşullar altında sürmesini
doğuracaktır. Bu durumda KKTC’nin ve Türkiye’nin önündeki seçenek bir yandan
KKTC’nin ekonomik ve siyasal gelişmişlik düzeyini arttırmaya dönük somut projeleri
yaşama geçirmek, diğer yandan da,
uluslararası alanda KKTC’nin tanınması için gerekli çabaları yoğunlaştırmak
olmalıdır. Nitekim, Türkiye’nin bu yönde bir plan hazırlamış olduğu
bilinmektedir. Burada en önemli boyut, gerek KKTC’de gerekse Türkiye’de kamuoyu ve
siyasilerin yanı sıra iş dünyasının da bu plana ilgi göstermesi ve somut projelerle
desteklemesidir.
Annan Planı’nın kabul edilmemesi
durumunda, adadaki Türk toplumunun yaşam standartlarını yükseltecek projelerin
gerçekleştirilmesinin yanında gerek Türkiye gerekse KKTC açısından somut olarak
avantaj sağlayacak bir başka gelişme ise, Akdeniz’de KKTC ve Türkiye arasında deniz
yetki alanlarına ilişkin paylaşımın kolaylıkla yapılacak olmasıdır. Planda
federal devletin egemenlik ve yetki alanına bırakılmış bulunan kıta sahanlığı,
karasuları, münhasır ekonomik bölge, bitişik bölge, hava sahası ve FIR
sorumlulukları gibi konular KKTC’nin yetkisi içerisinde kalacağından Kuzey
Akdeniz’de bu konuda KKTC ve Türkiye’nin işbirliğine gitme olanağı artmış
olacaktır.
Günümüzde Kıbrıs’ta yaşanan
bir egemenlik paylaşımıdır; Bu egemenlik paylaşımında gündelik çıkarlar ve
beklentilere uzun erimli ve yaşamsal çıkarlardan daha fazla önem vermek yanıltıcı
sonuçlara yol açacaktır. Bu boyutuyla, tartışılan, Lozan dengesidir, Lozan’ın 16.
maddesidir.
"Üçüncü Annan Planı ve Kıbrıs Türk Toplumunun Duyarlılıkları", Haber Analiz, 4 Mart 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=185