Haberler - Yorumlar |
Denktaş'ın Yapmış Olduğu Yerinde Bir Çıkıştır
Fuat Aksu*
BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto’nun Ankara’da yapmış olduğu temaslar sırasında dile getirmiş olduğu “Denktaş müzakere etmiyor” tarzındaki açıklaması -eğer doğruysa- gerek diplomatik nezaket kuralları açısından gerekse süreci yakından bilen ve “iyi niyet görevlisi” / “arabulucu” sıfatını taşıyan “sorumlu” bir diplomatın sorumluluk sınırlarını aşan bir yorumdur.
Bununla
birlikte, bu yorum kendi içinde bir gerçeği de barındırmaktadır. Gerçekten de bunca
baskı ve yıpratma politikaları
karşısında Kıbrıs Türk halkının antlaşmalardan ve uluslararası hukuktan doğan
haklarını ve meşru çıkarlarını kararlılıkla savunan Sayın Denktaş yerine bir
başka siyasi şahsiyetin müzakerelere katılması durumunda daha Annan Planı’na
gelmeden çok önce Kıbrıs’ta bir “çözüm”e ulaşılabilirdi.
Ancak bu
çözüm ne kadar Kıbrıs Türk halkının ve Türkiye’nin istediği çözüm olurdu,
bu nokta tartışmalıdır. Nitekim, halihazırda Kıbrıs’da Denktaş aleyhinde
yürütülen kampanyaların bir boyutu da budur; Denktaş’ın olmadığı bir
müzakerede KKTC’nin önüne konulan bir planın kabul edilmesi ve bu planın Kıbrıs
Türk halkının benimsemiş ve referandumda da onaylamış olduğu bir plan olması
halinde, açıktır ki, “Kıbrıslılık” ekseni üzerine oturtulmuş bir çözüm ile
Türkiye’nin adayla olan bağı da koparılmış olacaktır. Ancak henüz Denktaş
karşıtlığının basın ve kamuoyu oluşturma tekniklerinin
ustaca kullanıldığı bir süreçte müzakerelerde Denktaş’ın yerine geçebilecek ve
tüm sorumluluğu üstlenebilecek bir siyasi şahsiyet ortaya çıkmamaktadır.
Muhalefetteki partilerin liderleri de kamuoyu önünde açıkça dile getirmelerine
rağmen Parlamento sürecinde bunun sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmaktadırlar.
Diğer yandan,
De Soto’nun bu görüşü, basına yansıdığı şekliyle, AK Parti Genel Başkanı R.
T. Erdoğan ile yapılan görüşmede dile getirmiş olması bir başka boyuttur.
Türkiye’de siyasal iktidarın “resmi” görüşleri ile kimi zaman taban tabana zıt
ve çelişen yorumların yapılmakta oluşu dikkate alındığında, Kıbrıs konusunda
Türkiye ve KKTC arasında görüş ayrılıklarının ve çıkar çatışmasının
yaşanmakta olduğunu basın ve kamuoyu önünde tartışmaya açmak, gerek Türkiye’nin
gerekse KKTC’nin müzakerelerdeki kararlılığını olumsuz etkilemektedir. Bu olumsuz
etkilenme sonucunda
müzakereleri yürüten Sayın Denktaş’ın çözümün önünde tek engel olarak
gösterilmeye çalışılması hakkaniyete sığmayan bir
yaklaşımdır. Elbette GKRY ve Yunanistan ile beraber BM ve AB temsilcilerinin bu tarz
bir yaklaşım içerisinde olmalarını olağan karşılamak gerek, burada giderek daha da
yakışıksız hale gelen Hükümetin yanı sıra, AK Parti Genel Başkanı’nın
devletin temel dış politika stratejisinden farklı bir söylemle ortaya çıkmaları ve
çok başlılık, tutarsızlık sergilemeleridir.
Bu çerçevede
değerlendirildiğinde, Sayın Denktaş’ın yapmış olduğu yerinde bir çıkıştır
ve devlet geleneği olan her ülkede siyasal sorunluluk taşıyanların sorumluluklarını
aşan “iyi niyet” temsilcilerine sorumluluklarını ve sınırlarını
hatırlatmaları
diplomasinin de gereğidir.
AB’nin
Genişlemeden Sorunlu Üyesi Gunter Verheugen’in yapmış olduğu "AB'ye giriş
anlaşmasından sonra Kıbrıs'ta müzakere ve anlaşma imkanı kalmayacağına"
ilişkin yorumu aslında bir tür tırmandırma yaklaşımını yansıtmaktadır ve
müzakereler sürdürülürken yapılan bu tür bir açıklama, AB’nin Kıbrıs
politikasındaki hukuksal meşruiyetten yoksunluğu da
göstermektedir.
Genişleme kriterleri çerçevesinde düşünüldüğünde, üyeliğe aday ülkelerin sınır sorunlarını çözmüş olmalarını ön koşul olarak kabul eden AB’nin öngörülen süre içerisinde bir çözüm olmasa da Kıbrıs’ı üyeliğe kabul edeceğini açıklamış olmasına karşın son anda bu kararını değiştirmesi de mümkündür. Bununla birlikte, öngörülen süre içerisinde Kıbrıs’da Rum ve Türk toplumlarının özgür iradeleriyle eşitlik esasına dayanan bir çözüme ulaşamamaları fiili ve hukuki olarak Kıbrıs sorunun bir AB sorunu, giderek AB-Türkiye sorunu olmasına yol açacaktır.
Dolayısıyla, burada Türkiye ve KKTC üzerinde uygulanan “baskı ve tehdit stratejisi” büyük ölçüde AB’nin içine düşmüş olduğu “yanlış”tan kurtulma çabası olarak da değerlendirilebilir.
Bir başka boyut ise, AB’nin genişleme stratejileri çerçevesinde Türkiye’nin tam üyeliğine ilişkin politikasında “samimi” ve istekli olmaması, bunu açıkça söylemekten kaçınmasıdır. Dolayısıyla bu bakımdan Kıbrıs’da tek yanlı bir “çözüm”e ulaşma yönünde bir sonuç ortaya çıkarsa bu durumdan Yunanistan ve GKRY kadar, hatta belki de daha fazla AB memnun olacaktır.
Denktaş’ın Türkiye’nin Kıbrıs’daki sorumlulukları hakkında dile getirmiş oldukları, yıllardır dile getirilmiş olan gerçeklerdir ve bunlar Kıbrıs Türk toplumunun adada ekonomik, sosyal, siyasal açıdan olduğu kadar güvenlik açısından da kendi kendine yeterliliklerini sağlamaları için önemlidir. Bu duyarlılıkların herhangi bir şekilde ihlalini önleyecek en önemli caydırıcı öge ise Türkiye’nin etkin garantörlük sıfatını korumasıdır.
Annan Planı, Türkiye’nin garantörlük yükümlülükleri yanı sıra bu yükümlülükleri yerine getirmesini de fiili olarak engeller nitelikte hükümlerle doludur. Kuşkusuz Türkiye bu koşullara tepki gösterecektir ve bunun müzakerecisi de Türkiye’dir. Diğer yandan, AB çerçevesinde yaratılmak istenen “güvenlik toplumu” politikası henüz emekleme aşamasındadır ve özünde hâlâ “ulusal devlet”lerin egemen haklar kullanmasına dayanmaktadır. Bu bakımdan da öngörülen herhangi bir çözümde eşit egemenliklerini kazanmış “ulus devlet”lerin varlığı şarttır.
AB üyeliği içerisinde yer almak bu egemen devletlerin kendi özgür iradeleriyle benimseyecekleri ve yaşama geçirecekleri bir seçenek olmalıdır. Kıbrıs Türk toplumunun eşit, egemen haklarını ve devlet olarak varlıklarını dikkate almayan bir çözüm, süreç içerisinde yozlaşacak bir çözümdür ve Kıbrıs Türk toplumunun adadaki varlığının AB içerisinde erimesiyle sonuçlanacaktır.
"Denktaş'ın Yapmış Olduğu Yerinde Bir Çıkıştır", Haber Analiz, 2 Şubat 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=5