Haberler - Yorumlar |
Üçüncü Annan Planı ve
ABD’den Beklentiler
Fuat Aksu*
BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs’ta taraflara sunmuş olduğu gözden geçirilmiş plandan sonra Özel Temsilcisi Alvaro de Soto’nun Ankara’ya yapmış olduğu ziyaretle planda yeni değişiklikler önerildiği görülmektedir. Basında “üçüncü plan” olarak adlandırılan yeni öneriler bir bütün olarak henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Bununla birlikte, sızan bilgiler ve yetkililerin yapmış oldukları kimi açıklamalardan yeni önerilerde Türk tarafının garanti ve güvenlik açısından açıklamış oldukları önceliklerinin bazılarının dikkate alınmış olduğu, buna karşılık Türk tarafından özellikle Kuzey’e yerleşecek Rum sayısının 60 binden 85 bin düzeyine çıkarılmasına olumlu cevap vermesinin istendiği görülmektedir. Güvenlik ve stratejik önemi dolayısıyla Karpaz bölgesinin Türk tarafına bırakılması karşılığında ise, Güzelyurt bölgesi civarında, Gemikonağı ile Yeşilyurt’a kadar olan bölgenin Rum tarafına bırakılması önerilmektedir. Bu değişiklik önerileri çerçevesinde yapılacak bir düzenlemenin Türk toplumunun çıkarlarını dengelediğini söylemek mümkün değildir. Karpaz’ın Türk tarafında bırakılmış olması bir taviz değildir, özünde toprak düzenlemesinin mevcut yeşil hat üzerinde yapılması ve bu yapılırken de Türk toplumunun ekonomik yaşamını kesintisiz sürdürmesini sağlayacak önlemlerin (enerji, sulama, tarımsal verimlilik, doğal kaynaklar, yer altı zenginlikleri ve madenler gibi) alınması zorunludur. Nüfus hareketliliğinin ve kitlesel göçlerin ise, özellikle Türk toplumunun dışlanmasına dönük bir sürecin başlamasına katkısı olacağı açıktır. Mevcut yapı her iki kesimde de kısmi bir bütünleşmeyi sağlamış durumdadır; Bunun sağlamış olduğu avantajdan yararlanılmalı ve taşınmazlara ilişkin sorunlar tazminatlarla bir kerede çözümlenmelidir. Büyük oranda bir nüfus hareketliliğinin –uzun bir süreyi öngörse de- taraflar arasında yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açacağı düşünülmelidir. Bir süre sonra parça devletlerde yerleşecek olan insanların siyasi haklarının fiili ve hukuksal kullanımını sağlayacak taleplerle ortaya çıkması mümkündür. Bu durumun gerçekleşmesi halinde ise ortak devletin karar alma sürecinde gözetilen toplumlar arası dengenin aşınması olasılığı vardır, bu olasılık gözardı edilemeyecek derecede önemlidir.
Müzakerelerde tarafların duyarlılıkları dile getirilirken egemenlik, eşitlik, toprak dağılımı, nüfus oranları, temsil ve katlım, güvenlik bir bütün olarak müzakere edilmektedir. Doğaldır ki, sunulan planın taraflara sağlayabileceği esnekliklerin neler olduğu üzerinde ayrıntılı bir yorum yapabilmek için öncelikle sunulan planın açıklanmış olması gerekir. Bu aşamada yapılan açıklamalar çerçevesinde yeni planda Türkiye’yi olduğu kadar KKTC’yi de memnun edebilecek bir değişikliğin yapılmış olduğunu söylemek güçtür. Kaldı ki, bu dönemde GKRY’de müzakerecinin değişmiş olması ve müzakerelere ve plana karşıtlığı ile seçilmiş olan temsilcinin bulunması söz konusudur. Daha henüz GKRY temsilcisi Tasos Papadopulos ile KKTC temsilcisi Denktaş’ın sunulan plan üzerinde doğrudan bir görüşme yapması mümkün olmamıştır. Yeni temsilcinin müzakerelerdeki tutumunun ne olacağı belli değildir. Garantör devletlerin garanti ve güvenlik konularındaki yaklaşımları da büyük bir değişikliğe uğramayacaktır. Burada asimetrik güç dengesini ve güvenlik sorununu AB içerisinde olmakla dengelemeyi düşünen ve bunu sağlamaya da olanaklı olan taraf Yunanistan ve GKRY’dir. AB içerisinde yer almayan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını ve çıkarlarını etkin güvenceye bağlamadan plana evet demesi mümkün değildir. Bu konuda yapılan hata açıkça AB’nindir ve büyük ölçüde Türkiye’nin AB üyeliğinden önce GKRY’ni adanın tek temsilcisi olarak tam üyeliğe kabul ettiğini açıklamasından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, garantör devletlerin garanti ve güvenlik konularında mutabakata varmış olmaları durumunda bile, adadaki toplumlar arasında sonucu belirsiz kılan pek çok görüş ve çıkar farklılığının bulunduğu görülmektedir.
Bütün bunların sonunda üçüncü planın da tarafları her alanda uzlaşıya götürebileceği ve iki toplumun tek bir devlet olarak AB’ne üye olmasını sağlayacağı şüphelidir. Diğer yandan, GKRY’nin elindeki avantajı doğru değerlendirerek AB’ne öngörülen süreçte tam üye olarak katılması olasılığı daha fazladır. Bu durumun gerçekleşmesi ise, Türkiye’nin ve KKTC’nin yeni senaryoları uygulamaya sokmasını gerektirecektir ki bunlardan biri de ABD ile olan ilişkiler ve pazarlıklar çerçevesinde KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak uluslararası alanda tanınmasının engellenmemesini sağlamaktır. BM’e de üye olacak bir KKTC ile Türkiye arasında yeni bir statü oluşturmak gerekecektir ve bu durumda Türkiye'nin AB ile olan ilişkileri yeni güçlükler doğuracaktır. Ancak izleyen dönemlerde de bu sorunları aşmak AB’nin inisiyatifindedir; Türkiye’nin AB üyeliği konusunda samimi bir istek varsa Türkiye’yi ve KKTC’yi aynı anda tam üyeliğe kabul ederek aynı zamanda oluşturulan güven ortamında KKTC ve GKRY’ni egemen eşitliğe dayalı yeni bir devlet çatısında buluşturabilmek için çaba gösterebilir.
Bu bağlamda, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri çerçevesinde Kıbrıs’ın statüsüne ve KKTC’nin geleceğine ilişkin politikalarında ABD’den destek arayışında olması ve bu arayışın olumlu karşılık bulması büyük ölçüde ABD yönetiminin çıkarları konusundaki tercihine bağlıdır. KKTC’nin bağımsızlığını ilanından sonra tanınma çabalarının ABD tarafından üçüncü ülkelere yapılan baskılarla engellendiği bilinmektedir. Amerikan siyasal yaşamında lobi ve çıkar gruplarının politikacılar üzerindeki etkisi dikkate alındığında, Bush yönetiminin Rum ve Ermeni lobisi ile karşı karşıya gelmesi kesin olan böylesi bir durumda açıktan Türkiye’nin ve KKTC’nin tanınmasının yanında olması beklenmemelidir. Bununla birlikte ABD yönetiminin üçüncü devletler tarafından KKTC’nin tanınmasını engellememesi/sessiz destek vermesi, bunun sonucunda KKTC’nin BM’e üye kabul edilmesi önemli bir değişiklik olacaktır. Nitekim ABD ile yapılan görüşmeler sırasında uluslararası alanda KKTC’nin tanınmasını da sağlayacak girişimlerin yapılması yerinde olacaktır.
Diğer yandan, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Ankara ziyaretinden sonra 26 Şubat’ta Kıbrıs’da taraflara sunacağı üçüncü planın öngörüldüğü gibi 28 Şubat’ta imzalanması zayıf bir olasılıktır. Tarafların sunulan üçüncü plan üzerinde müzakereleri sürdürmesi ise GKRY’nin AB’ne tam üyelik anlaşmasını imzalayacağı tarih olan 16 Nisan’a kadarki süreci zora sokacaktır. Üçüncü plan üzerinde müzakerecilerin olmazsa olmazlarını nasıl dengeledikleri şu an için belirsizliğini korumaktadır. Bununla birlikte, müzakerelerin uzaması durumunda müzakerecilerin devre dışı bırakılarak sunulan planın her iki toplumda da referanduma sunulması olasılığı gündeme getirilmektedir. Özellikle KKTC’de AB desteğiyle muhalefet partileri, medya, sendikalar ve odalar tarafından planın kabulünden yana yürütülen propaganda ve yönlendirme çalışmaları olası bir referandum durumunda siyasal iktidar ile ulusal kamuoyunu karşı karşıya getirecektir. Nitekim Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, planın kabulünü Kıbrıs Türk toplumunun AB üyeliği için önemli bir şans olarak değerlendirmekte ve bu süreci engelleyen kişi olarak Denktaş’ın sorumluluğunun bulunduğunu dile getirmektedir. Oysa sunulan planlarda Kıbrıs Türk tarafının önceliklerinin tatminkâr güvencelere bağlanmaması durumunda Kıbrıs Türk toplumunun bugün elinde bulundurduklarını kaybedeceği göz ardı edilmektedir.
Kıbrıs’da ulusal kamuoylarının sunulan planların neler içerdiği hakkında bilgi sahibi olmaması ve planların ayrıntılarının ulusal parlamentolarda ve kamuoylarında ayrıntılarıyla tartışılmaması durumunda karşılıklı olarak yoğun bir propaganda savaşının süreceği ve bunun da, sonuçta büyük ölçekte, Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarına zarar vereceği açıktır. Yapılması gereken, sunulacak 3. planın da siyasal karar alıcılar ve ulusal kamuoyları tarafından ayrıntılı olarak tartışılacağı bir süreç içerisine girilmesidir. Gerek Türkiye gerekse KKTC sunulan planların müzakere zemini oluşturmasında elinden gelenleri açık yüreklilikle yapmıştır, sorumluluk GKRY ve Yunanistan’ın yanı sıra AB’de dir. KKTC ve Türkiye, GKRY AB’ne tam üye olacak diye ulusal bağımsızlığını ve güvenliğini tehlikeye sokmamalıdır.
Bütün bu tartışmalar sırasında gözden kaçırılan bir başka olay ise, GKRY ile Mısır arasında Güney Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin olarak bir anlaşmanın sessiz sedasız imzalanmış olduğudur. Akdeniz’de deniz sınırlarını belirleyen ve Güney Kıbrıs’a karasuları dışında kıta sahanlığı, bitişik bölge ve ekonomik bölge oluşturması olanağı veren bu anlaşma Türkiye’nin Akdeniz’deki deniz hukukundan kaynaklanan haklarını kullanması bakımından, ulusal çıkarları bakımından yaşamsal derecede önemlidir. Çünkü sunulan Annan planlarında deniz hukukuna ilişkin konular kurulacak olan “ortak devlet”in yetki sınırları içerisinde kabul edilmektedir. Bu da planın olduğu gibi kabulü halinde Türkiye’nin Akdeniz’de tüm deniz hukukuna ilişkin egemenlik haklarını ve yetkilerini oluşturulacak olan yeni devletle müzakere etmesini gerektirecektir. Oysa planın kabul edilmemesi halinde deniz hukukuna ilişkin egemenlik alanları KKTC ve Türkiye arasında yürütülecek müzakerelerde karara bağlanacağından Akdeniz’in Kuzeyi fiili/hukuki anlamda KKTC ve Türkiye’nin egemenliği içerisinde yer alacaktır. Bu durumun sunulacak Annan planı çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi ve deniz hukukuna ilişkin düzenlemelerin “parça devlet”lerin yetki alanları içerisinde bırakılmasının sağlanması KKTC ve Türkiye'nin çıkarları bakımından yararlı olacaktır.
Türkiye'nin AB dışında kalması ve Kıbrıs’ın –Türk toplumunun da katıldığı varsayılsa bile- AB’ne üye olduğu bir süreçte AB’nin stratejik çevrelemesi ile karşılaşacağı açıktır. Bu ise, gerek Akdeniz’de gerekse Ege Denizi’nde AB ile ilişkilerde yeni koşulluluk ve sorunlar ortaya çıkaracaktır.
Türkiye ve KKTC’nin müzakerelerdeki öncelikleri ve gelecekteki çıkarları acele kararlar verilmesiyle değil soğukkanlı, eleştirel değerlendirmelerle korunmalıdır. Bu bağlamda BM Genel Sekreteri’nin tarih ve karar konusunda ısrarlı tutumunu sürdürmesi ve giderek bunun bir tür “ültimatom” olarak sunulmak istenmesi yapılagelişe uygun bir davranış olmayacaktır. Türkiye ve KKTC kararlılığını sürdürmeli ve müzakerelerdeki haklılığına inanmalıdır. Kuşkusuz tarihin her döneminde her toplumda kendi toplumunun yarar ve çıkarını gözardı eden, halktan kopuk “ver kurtul”cular olacaktır. Bugün KKTC ve Türkiye’de bu tür insanlara toplumsal yaşamın her alanında sıklıkla rastlanmakta, bu insanların farklı çıkar öncelikleri bir noktaya kadar demokrasinin kuralları içerisinde anlayışla karşılanabilir, ancak bir başka toplumun çıkarlarına kendi toplumunun çıkarlarından daha fazla önem vermek kolay anlaşılır bir şey değildir. Gerçeğin görülmesi için geçecek zaman ise bugün müzakere masasında kaybedilecekleri geri getirmeyecektir.
"Üçüncü Annan Planı ve ABD’den Beklentiler", Haber Analiz, 23 Şubat 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=143