Haberler - Yorumlar |
Türk
Dış Politikası’nın İkilemleri
Irak,
Kıbrıs Üzerine Bazı Düşünceler
Fuat Aksu*
Türk dış politikasının oluşum sürecinde ulusal bağımsızlığı ve varoluşunu tehlikeye düşürmeyecek ve bölgesel olduğu kadar uluslararası güvenilirliğini de kanıtlayacak temel bağıt Lozan Barış Antlaşması olmuştur. Atatürk döneminden günümüze, farklı siyasal iktidarların farklı siyasal, ekonomik, askeri ve kültürel öncelikleri olsa da büyük ölçüde bu bağıtın sağlamış olduğu temel anlayış Türkiye’nin dış ilişkilerine egemen olmuştur. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında bölgesel ve uluslararası alanda dengelerin ve önceliklerin yanı sıra sınır değişikliklerinin de yaşanmasına karşın Türkiye, Lozan ile oluşturulmuş bulunan dengelere sadık kalmıştır. Komşu ülkelerin toprak bütünlüğüne, antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı kalarak işbirliği ve güvene dayalı ilişkilerini güçlendirmeye çalışmıştır. Elbette süreç içerisinde özellikle ABD ve NATO eksenindeki ittifak ilişkilerinden kaynaklanan yönelimlerle bazı siyasal iktidarlar farklı isteklerle ortaya çıkmışlardır. Ancak kısa sürede bu kararların yanlışlığı anlaşılmış, ana çizgiye dönülmüş ve dış politikada rasyonel olmayan yaklaşımların ülkelerin saygınlıklarını sarstığı görülmüştür.
Son günlerde Türkiye, iç siyasasında olduğu gibi dış siyasasında da bir tür dönüşüm geçirmekte. Siyasal iktidarın devlet anlayışı ve dış politika öncelikleri, bölgesel ve uluslararası sorunların çözümünde üstleneceği rolü, ulusal çıkar, güvenlik ve öncelikler bakımından duyarlı kılmaktadır. Uluslararası ilişkilerde temel aktör konumunu hâlâ koruyan ulus devletlerin dış politikalarındaki inandırıcılıkları ve kararlılıkları, uygulamak istedikleri stratejilerin tutarlılıklarını büyük ölçüde etkilemektedir. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, Türkiye’de güncel dış politika sorunlarına ilişkin yaklaşımlarının bu inandırıcılığı, kararlılığı ve tutarlılığı tam anlamıyla yansıtmadığı görülmektedir. Gerek Avrupa Birliği, gerek Irak gerekse Kıbrıs’da yaşanan diplomatik süreçte Türkiye’nin izlemekte olduğu dış politikanın belirsizlik ve çok başlılığı, savunulan tezlerin inandırıcılığını olumsuz etkilemektedir.
Yeni uluslararası siyasal sistemin gerçekleri çerçevesinde değerlendirildiğinde, temel aktörler arasındaki ilişkilerde belirleyici ögenin hâlâ büyük ölçüde “ulusal güç” olduğu açıktır. Bu bakımdan, aktörlerin çeşitliliğinin yanı sıra, karşılıklı etkileşiminin arttığı, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin yoğunluk kazandığı bir uluslararası ortamda normatif değerlere, uluslararası hukukun uygulanabilirliğine olan inanç da büyük ölçüde yıpranmaktadır. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin uluslararası ölçekte izleyeceği stratejinin “güç” ve “hegemonya”ya ilişkin boyutunun ön plana çıkmış olması potansiyel çatışma bölgelerinde çıkarları olan devletlerin asimetrik bir güç ilişkisi içerisine girmelerine yol açmaktadır. Irak örneğinde bunun açık yansımalarını görmekteyiz; bir yandan ABD’nin BM çerçevesinde yürütülen çabaların sonucunu beklemekte göstermiş olduğu “sabırsızlık” diğer yanda gözlemci raporlarının sonucu ne olursa olsun Saddam Hüseyin rejiminin Irak’tan uzaklaştırılması için ABD’nin askeri müdahalesinin her durumda gerçekleştirileceğinin vurgulanması BM’in temel yasalarını ve inandırıcılığını sarsarken uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümlenmesi gerektiğine ilişkin yapılageliş kurallarını da yok saymaktadır.
Türkiye’nin bu dönemde izlemeyi düşündüğü dış politika stratejisi Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik, askeri, siyasi çıkarlarının ötesinde; doğrudan varoluşunu, toprak bütünlüğünü etkileyecek niteliktedir. Türkiye’nin bölgesel düzlemde Irak’a yönelik olası bir ABD harekâtına vereceği destek ve/veya doğrudan bu harekâtın bir parçası olması ise, geleneksel anlamda Türkiye’nin 1923’ten bu yana izlemiş olduğu statüko yanlısı dış politika çizgisini değiştirmesi anlamına gelecektir. Irak’a yönelik bir askeri harekat sonrasında Irak’ın sınırlarını değiştirecek bir çabanın tarafı olmak Türkiye açısından tarihsel bir hata olacaktır. Balkanlar’da olduğu gibi Ortadoğu’da da sınırların değişebileceğine ilişkin bir yargının paylaşılması Türkiye’nin Lozan ile oluşturulmuş ve güvence altına alınmış statüsünün tartışılmasına neden olabilecek bir süreci başlatma riskini taşımaktadır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, bölgede kurulabilecek bir Kürt devletinin varlığı kadar, istikrarsız bir Irak yönetimi de, ABD’nin uzun süreli varlığı da Türkiye için belirgin ölçüde “tehdit” oluşturmaktadır. Türkiye açısından sağlanmaya çalışılan ise, Irak’ta demokratik değerlerin ve kurumların egemen kılındığı istikrarlı bir yönetimin kurulması ve işlerlik kazandırılmasıdır. Bunun gerçekleşmesi ise büyük ölçüde o ülkenin iç dinamikleri ve siyasal kültürü ile bağlantılıdır. Dışarıdan yapılan müdahaleler, kısa süreli istikrar sağlasa da uzun dönemde bölgedeki istikrarsızlıkların keskinleşmesine yol açacaktır.
Benzer şekilde, BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde yürütülen toplumlar arası görüşmelere koşut olarak Genel Sekreter Kofi Annan tarafından hazırlanan çözüm planı ve AB’nin Güney Kıbrıs’ı tek yanlı olarak AB üyeliğine alma kararını açıklamış olması Türkiye’yi Kıbrıs konusunda politika değişikliğine gitmeye zorlamaktadır. Kıbrıs Türk yönetimi, ya Annan planını tüm olumsuzluklarına karşın olduğu gibi kabul edecek ya da AB dışında kalmayı, dolayısıyla “uzlaşmaz” taraf olarak tanıtılmayı kabul ederek yeni çözümler üretecektir. Bu “çözüm arayışları” sırasında KKTC’nin ve Türkiye’nin ulusal ve/veya uluslararası baskılara ve tepkilere karşı koyabilmeleri ise kolay olmayacaktır. AB’nin GKRY’ni tam üye olarak kabul edeceğini açıklamasının ardından KKTC’nde Annan planının kabul edilmesine ilişkin olarak yürütülen kamuoyu oluşturma çabaları müzakereleri yürüten Denktaş’ın müzakerelerdeki gücünü zayıflatacak boyuta ulaşmıştır. Kamuoyu desteğinden yoksun bir siyasal iktidarın çözümün önünde bir engel olarak gösterilmeye çalışılması gerek KKTC yönetiminin gerekse Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin stratejilerinin ekonomik ve siyasal boyutunu somut projelerle güçlendiremediğini ortaya koymaktadır. Diğer yandan, medya desteği ile yürütülen propagandalarla barış ve refahın çekim merkezinin AB ve GKRY olduğu belirtilirken KKTC yurttaşlarının “kimlik” ve “güvenlik” kaygılarının yerine refahın paylaşılmasına dönük kaygılara öncelik verdikleri; söz konusu planın kabul edilmesi halinde planın uygulanması ile yaşanacak güçlüklere yeterince dikkat etmedikleri görülmektedir.
Türkiye’nin ulusal çıkarları, güvenliği, toprak bütünlüğünün yanı sıra yurttaşlarının refahı ve esenliği bölgede sıcak bir çatışmaya ve yıkıma yol açabilecek yöntemleri ve savaşı değil; tersine barışçıl yöntemleri ve müzakereleri desteklemek yönünde olmalıdır. Bölge halklarının güvene dayalı bir işbirliği kurgulayabilmeleri bu anlayışın kararlılıkla ve samimiyetle paylaşılması ile mümkün olacaktır. Gündelik çıkarlar gözetilerek dış politikada karar almak ise uzun erimli çıkarların ve hak kayıplarının yolunu açacaktır. Özellikle Kıbrıs örneği göz önüne alındığında, gözetilmesi gereken, Kıbrıs Türkleri’nin Kıbrıs Rumları ile eşit hak ve statüye sahip olduğu, “devlet” bazında iki eşit egemenliğin ortaklığının sağlandığı ve etkin güvencelere kavuşturulduğu bir yapı olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs Türklerinin geçmişte yaşamış olduğu acılardan ve bugünkü ayrışmadan büyük ölçüde Kıbrıs Rumları ve Yunanistan sorumludur. Güvensizliği ortadan kaldıracak önlemleri almak yükümlülüğü de GKRY ve onu destekleyen Yunanistan ve AB’nindir. Kıbrıs Türklerine kabul ettirilmeye çalışılan azınlık statüsü ise asla kabul edilemez. Kuşkusuz emperyalizme karşı yürütülen mücadelelerin tarihinde kimi zaman eleştiri yapmanın, durup yeniden düşünmenin gerektiği anlar vardır; ama bu asla yılgınlığa yol açmamalıdır. Bedeli kanla, göz yaşıyla ve kişisel kayıplarla ödenen bir değerdir bağımsızlık ve bağımsız bir devlet olmak... Asla feda edilemez.
Feda edilemeyecek bir diğer değer de ulusal onurdur. Türkiye çağdaş demokratik değerlerin egemen kılındığı bir ortamı ne denli kendisi için istiyorsa, aynı şekilde, bu değerlerin işlerlik kazandırıldığı bir yapıyı diğer bölge ülkeleri için de istemektedir. Bunun yolunun da, vurgulandığı gibi, bir diktatörden kurtularak başka bir diktatörü işbaşına getirmek olmadığının bilincindedir. Esas olan kurtarıcılardan kurtulmaktır ki bu da ulusal bilincin yerleşmesiyle doğru orantılıdır. Nitekim, ulusal olduğu kadar uluslararası kamuoyunda da savaş karşıtı eylemlerin yaygınlaşmakta oluşu Türkiye’nin ihtiyatlılığını haklı çıkarmaktadır.
Bütün bunlar Türkiye'nin karşısına yeni bir olanak çıkarmaktadır. Sanıldığının aksine Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu karamsar ortamdan kurtulabilmesinin yolları vardır. Bunun en önemli aşaması, mevcut koşulların doğru algılandığı ve bağımlılıktan kurtulmanın yolunun ulusal kaynaklarda olduğunun anlaşıldığı aşamadır. Gerçekten de bugün Türk Dış Politikasında yaşanan sorunlar bu bağımlılık ilişkisinin yarattığı koşullulukla şekillenmektedir. Uluslararası ilişkilerde egemen devletler arasındaki egemen eşitlik kavramı ve karşılıklılık ilkesinden uzaklaşıldığı ölçüde Türkiye’nin dış politikasındaki sorunlarda ulusal çıkarları gözeten çözümlere ulaşabilmesi de o denli zorlaşmaktadır. Giderek bu durum Türkiye’nin kalkınma stratejilerinde kendi eliyle yaratmış olduğu dışa bağımlılık ve borçlanma ile desteklendiğinde güç ilişkisi asimetrik bir nitelik kazanmaktadır. Diğer bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinde asimetrik güç ilişkisi/dengesi açıkça Türkiye’nin lehine işlerken özellikle ittifak ilişkileri ve entegrasyon boyutunda denge Türkiye’nin aleyhine dönmektedir. Bu durum özellikle Avrupa Birliği ile olan ilişkileri çerçevesinde ele alındığında Türk dış politikasını zora sokmaktadır.
Bütün bunların yanı sıra, Türkiye açısından mevcut uluslararası siyasal ortam yeni seçenekler yaratmaktadır. Soğuk Savaş döneminde istikrar unsuru olarak değerlendirilen iki kutupluluğun yerini çok kutupluluğa bırakmış olduğu bu ortamda Batı değerlerinin bir arada tuttuğu Avrupa–Atlantik kuşağı kendi içerisindeki çıkar/güç dengesini nasıl yeniden dengeye oturtacağının arayışı içerisine girmiş bulunmaktadır. Avrupa Birliği içerisinde hâlâ “ulus devlet” özelliklerinin çıkarları dengede tutmakta esas olduğu göz önüne alındığında gerek ABD ile olan ilişkilerde gerek AB üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerde yeni çatışmaların doğması mümkündür. Nitekim 1990 sonrası dönemde Balkanlar’da yaşanan savaş, soykırımlarda olduğu gibi bugün de Afganistan ve Irak’a müdahale konusunda da askeri, siyasi görüş ayrılıklarının derinleştiği görülmektedir. Bu durum Türkiye açısından olduğu kadar, AB ülkeleri ve genişleme süreci içerisindeki ülkeler açısından da bir tür eşik niteliğindedir. Türkiye, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasını isterken diğer yandan bu müzakerelerin AB tarafından sulandırılmakta olduğunu görmektedir. Diğer yandan, ABD ile askeri ve siyasi işbirliğinin Türkiye’nin tamamen Avrupa’dan kopmasına yol açıp açmayacağı endişeleri de söz konusudur.
Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmemesi veya Türkiye’nin asimetrik koşulluluk ilişkisini koparması durumunda, Avrupa Birliği’nin, genişlemeye ilişkin politikasını ve Akdeniz eksenli stratejik önceliklerini önemli ölçüde tehlikeye sokacağını söyleyebiliriz. Bu durumun gerçekleşmesi halinde Türkiye ise dış politikasında sanıldığının aksine, önemli ölçüde rahatlayacaktır. Çünkü Türkiyesiz bir Avrupa Birliği’nin dış sınırları Ege Denizi’nde bitecektir. Akdeniz’de ise sadece GKRY’nin sağlamış olduğu avantajlarla yetinmek zorunda kalacaktır. Bir ABD–AB rekabetinde bu durumun Türkiye’ye stratejik değer kazandırdığı açıktır. Türkiye, aslında AB üyeliğinin kazandıracağı avantajların pek çoğunu siyasi ve ekonomik yapısal gelişmesini ulusal kaynaklarını rasyonel kullanarak da sağlayabilir, bu potansiyeli vardır. Gerekli olan, siyasi iradedir.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Türkiye’nin yaşamakta olduğu ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarda ABD’nin ve AB’nin de rolü bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında Türkiye’deki istikrarsızlıklardan kendi çıkarlarının gerçekleşmesi için yararlanan ve ayrılıkçı terör hareketlerini destekleyerek hem siyasi hem de ekonomik kaynakların israfına katkıda bulunan ülkeler yalnızca Türkiye’nin komşuları olmamıştır, aynı zamanda ittifak ilişkisi içerisinde olduğu NATO/AB ülkeleri de bu sürece Türkiye’nin karşısında yer alarak katkıda bulunmuşlardır. Türkiye ancak askeri önlemleri de içeren etkin önlemleri devreye sokmakta kararlı olduğunu açıklayarak, bu kararını uygulamaktan çekinmeyeceğini göstererek var oluşunu ve yaşamsal çıkarlarını tehdit eden bu süreci tersine çevirebilmiştir. Aynı kararlılığı ekonomik ve siyasi engellemelerde de kullanmak zorundadır; ulusal çıkarı bunu gerektirmektedir.
Yeniden güncele dönersek, Kıbrıs’ın tek yanlı olarak AB’ne tam üye olmasını genişlemeye ilişkin AB kriterleri ve 1960 Antlaşmalarının öngördüğü statüyü ihlal ederek kabul eden AB, hukuksal ve siyasal olduğu denli tarihsel bir hata yapmış bulunmaktadır. Bu hatadan yararlanarak etkinliğini arttırması olası olan güç ise ABD’dir. Avrupa Birliği–ABD ekseninde Türkiye’nin ağırlığının hangi tarafta olacağı ve/veya Türkiye’nin üstleneceği gücün dengeleyici rolü bütünüyle tarafların Türkiye’ye sunacakları olanaklara bağlı olarak değişecektir. Özellikle bu durumda AB’nin Türkiye’nin tam üyeliğini erkene alarak Kıbrıs ve Türk – Yunan sorunlarını topluluk içerisinde yaratılacak güven ortamında çözmeyi yaşama geçirmesi temel adım olacaktır. Kuşkusuz bu durum Yunanistan’ın ve kimi AB üyelerinin tepkisine neden olacaktır, ancak uzun erimde AB’nin elde edeceği yararlar kaybedeceklerinden çoktur. Diğer yandan, bölgesel dengelerin ve etkinlik alanlarının paylaşımında Türkiye’nin AB içerisinde yer alması, ABD’nin de daha ılımlı bir çizgi/strateji izlemesini sağlayacağından gerek NATO’nun gerekse AB’nin daha uyumlu bir ortama kavuşmasına yarayacaktır. Tersi durumda, Irak’a müdahale ve bölgesel etkinliğini sağlam zeminlere oturtma arayışı içerisinde olan ABD için KKTC’yi ve Türkiye’yi dışlayan bir AB kararı sonrasında Türkiye’yi yanına çekmek için KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlaması ve BM’ne üye olmasını kolaylaştırması Avrupa Birliği’nin etkinlik sınırlarının kesinleşmesini sağlayacaktır. Doğaldır ki bu sınırlar içerisinde Rusya Federasyonu ve Türkiye yer almayacaktır. Bununla birlikte, NATO’nun da işlevselliğinin tartışılacağı bir sürece girilecektir. Özellikle ABD’nin ve Türkiye’nin yanı sıra İngiltere’nin NATO içerisindeki etkinliğine koşut olarak güvenlik şemsiyesindeki zayıflama -Fransa/Almanya birlikteliğiyle beraber- AB’nin AGSP çerçevesindeki eksiklikleri düşünüldüğünde sorunu daha da duyarlı kılacaktır. Potansiyel olarak Balkanlar’daki gerginliklerin henüz tamamen ortadan kaldırılamamış olduğu bir ortamda Balkanların ve Avrupa’nın da yeterli istikrar ortamına kavuşup kavuşamayacağı belirsiz kalacaktır. Bu ise olası bir çatışma durumunda Avrupa’nın bölgesel istikrarsızlıklara müdahaledeki başarısızlığını daha da belirginleştirecektir.
Avrupa Birliği ile ABD arasındaki görüş ayrılıklarının çıkar çatışmasına dönüşmeye başladığı görülmektedir. Afganistan’a müdahale konusunda BM çerçevesinde verilen destek ve NATO’nun 5. maddesinin işletilmesine ilişkin karar sonrasında Avrupa Birliği benzer desteğin Irak’a müdahale konusunda da verilip verilmeyeceğinde hemfikir değildir. Böylesi bir kararda NATO ve AB’nin tam desteğinin ulusal/uluslararası meşruiyetinin olabilmesi için BM kararına duyulan gereği anlamak mümkün olmakla birlikte açıkça ABD ile Avrupa’nın çıkarlarının çatışmakta olduğu görülmektedir. Bu çıkar çatışması sırasında ABD ile AB arasında stratejik bir denge rolü görecek olan Türkiye’nin öncelikleri söz konusu olduğunda AB Kopenhag Zirvesi sırasında olduğu gibi açıkça Türkiye-ABD yakınlaşmasından rahatsızlık duyduğunu göstermiştir. Bu anlamda AB bir şekilde Türkiye’yi ABD ile ilişkilerini gözden geçirmeye ve/veya “tercih”ini yapmaya zorlamıştır. Türkiye’nin olası bir Irak operasyonu sırasında ulusal güvenliğinin tehdit altında kalabileceğini öngörerek NATO ittifak anlaşmasının 4. maddesinin işletilmesini istemesi durumunda da AB üyesi ülkeler bu tutumu sürdürmüştür. NATO Kuzey Atlantik Konseyi, Türkiye’nin talebini sessiz onay sürecine sokarken Fransa, Almanya ve Belçika buna karşı çıkmış, ancak uzun pazarlıklardan sonra 4. maddenin işletileceği kararına varılabilmiş ve bu doğrultuda Savunma Planlama Komitesi’nin gereken önlemleri alması mümkün olmuştur. Bütün bunlar AB’nin izlemekte olduğu politikada kimi değişikliklerin işaretini vermekle beraber Türkiye’nin AB üyeliği ve Kıbrıs sorununun çözümü açısından beklentileri karşılamaktan uzaktır. Türkiye’nin beklentilerinin somut olarak karşılandığı bir süreçte Türkiye seçimini AB veya ABD yönünde kullanabileceği bir dengeyi şimdilik resmi boyutta sürdürmektedir. Ancak bunun daha ne kadar süreceği kuşkuludur. Bir yandan Irak yönetimi ile yapılan görüşmelerde müdahaleye gerekçe oluşturabilecek eylemlerden kaçınmaları telkininde bulunulurken, diğer yandan, kendi inisiyatifi dışında gerçekleşecek bir ABD askeri müdahalesiyle ortaya çıkabilecek oldubittilerle karşılaşabileceği endişesi Türkiye’yi duyarlı kılmaktadır. Doğaldır ki, BM çerçevesinde meşruiyet kazanmış bir askeri müdahale sırasında Türkiye’nin istese de sessiz kalamayacağı ortadadır.
Bütün bunlar uluslararası siyasal sistemin günceli içerisinde ABD’nin sahip olduğu gücü pazarlık ve caydırma stratejisi çerçevesinde ne denli etkin kullanabildiğini göstermesi bakımından da öğreticidir. ABD, bir BM kararı olmaksızın da askeri müdahalede bulunabileceği ve bunu yapabilecek gücü ve kararlılığı kendinde bulduğunu söyleyerek ulusal çıkarlarını gerçekleştirebileceğini tüm Dünya’ya göstermektedir. Soğuk Savaş sonrası dönem çok kutupluluğu geçirmekte olduğu süreçte aynı zamanda alternatifini de yaratmaktadır. Ya ABD’nin hegemonik gücü kabullenilecek ya da bu gücü dengeleyebilecek bir yeni güç –ittifaklar şeklinde de olsa ortaya çıkacak. Ancak bu konuda henüz her şey yeterince belirgin değildir.
Tarih ikilemler sırasında siyasi karar alıcıların vermiş olduğu kararların rasyonel olup olmadığına ilişkin tartışmaların örnekleriyle doludur. Bugün de aslında verilecek kararlarla tarih yazılmaktadır.
* Yrd. Doç. Dr. ; YTÜ İİBF Siyaset Bilimi ve
Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.
"Türk Dış Politikası’nın İkilemleri", Haber Analiz, 1 Şubat 2003, http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=10