Haberler - Yorumlar


"Süper Güç" ve 21. Yüzyılın Terör Açmazı

Fuat AKSU*


11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen terör saldırısı sonrasında tüm Dünya 21. Yüzyıla damgasını vuracağını düşündüğü “yeni” bir tehdit ögesi ile karşı karşıya kaldığını gördü. Söz konusu terör saldırısı sonrasında yapılan tartışmalarda dikkati çeken noktaları başlıca şu şekilde sıralamak olasıdır;

Yapılan saldırı Soğuk Savaş sonrasında süper güç olarak varlığını koruyan ABD’de 21. Yüzyılda da varlığını sürdüreceğini ileri sürdüğü “güç” öğelerini hedef almıştır. Uluslararası kapitalist sermayenin ve küreselleşmenin ekonomik simgesi olarak görülen Dünya Ticaret Merkezi’nin New York’taki ikiz gökdelenleri; süper güç ABD’nin askeri stratejisinin oluşturulduğu ve uygulamaya konulduğu Pentagon/Savunma Bakanlığı ve eğer Pennsylvania’da düşen Boeing uçağın hedefinin Beyaz Saray olduğu iddiaları doğru ise, ABD Başkanlığı. Saldırıların gerek doğrudan ABD’de gerçekleştirilmiş olması gerekse sembolik nitelikleri bu saldırıların kim yada kimler tarafından düzenlenmiş olabileceğinin yanı sıra olası sonuçlarından saldırıdan doğrudan zarar gören ABD’den başka kimlerin ne ölçüde etkilenebileceği tartışmalarını gündeme taşımıştır.

ABD kaynaklı ve diğer uluslararası medyanın aktardığı bilgilerin sağlıklı olup olmadığı tartışmaları bir yana bırakılırsa, gerçek şu ki, henüz saldırıların planlayıcısı, destekçisi ve uygulayıcısı hakkında kesin kanıtlara ulaşılmış değildir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası siyasal sistemde belirleyici aktör durumundaki ABD’nin uygulamış olduğu stratejilerin sistemde yer alan diğer aktörler (ülkeler, toplumlar, topluluklar ve giderek bireyler) üzerinde yaratmış olduğu olumsuz etkiler dikkate alındığında saldırıyı –insani boyut bir yana bırakılırsa- ABD’ye verilen ortak bir “cevap”, bir “ders” olarak değerlendirmiş oldukları da bir gerçektir. Nitekim Dünya’nın pek çok bölgesinde süren ve yıllardır büyük kayıplara neden olan iç savaşlar ve ayrılıkçı terör hareketlerine ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin sağlamış oldukları lojistik destekler ve bu konuda izlemiş oldukları iki yüzlü politikalar, uluslararası medyada ve akademik çevrelerde yeniden gündeme getirilmektedir. Bu bağlamda, terörün insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilmesi gerektiği, uluslararası hukuk ve tüm devletlerin oydaştığı bir ortak mücadele konusu olduğu vurgulanmaya başlanmıştır.

Bu çerçevede, saldırının maddi ve insani faturasının yüksek oluşu, ABD’nin “süper güç” olarak uluslararası siyasal sistemdeki saygınlığına yönelik oluşu, verilecek tepkinin yoğunluğunu ve hedefini daha fazla duyarlı hale getirmektedir. ABD’nin göstermiş olduğu ilk tepki saldırının niteliğinin tam olarak anlaşılmış olduğunu kuşkulu kılmaktadır; ABD Başkanı Bush’un yapmış olduğu açıklamadan çıkan sonuç, saldırının doğrudan ABD’ne yönelik “ulusal” nitelikli bir saldırı olarak değerlendirildiğini göstermiştir. Dolayısıyla ABD, düşmanını da, saldırıya vereceği cevabı da kendisi saptayacaktır. Ancak “düşman”ın çeşitliliği ve hedefin, sorumluların “belirsizliği” dikkate alındığında, ABD’nin vereceği karşılığın beklediği sonucu elde edip edemeyeceğini de belirsiz kılmaktadır.

Bu durum ABD’nin “süper güç” olarak tepkisini başlangıçta üst düzeyde ve yoğun olarak göstereceğine ilişkin beklentileri arttırırken ABD’nin NATO içerisinde “lider” konumunu vurgulamasına ve tepkinin blok desteğine sahip olduğunu göstermesine zemin hazırlamıştır. Bu ise, siyasilerin ulusal kamuoyları tarafından olay karşısında daha duyarlı davranmaları gerektiği ve şiddete şiddetle karşılık verilerek çıkacak bir çatışmanın yayılmasından uzak durulması gerektiği şeklinde uyarılmalarına neden olmuştur. Ulusal kamuoyları etnik, dinsel, siyasi ayrımcılığı, ırkçılığı körükleyecek ve kendi toplumlarına taşıyacak bir sürece girilmesi endişesini taşımaktalar ve giderek bu söylem daha fazla destek bulmaktadır. Bu durum, tepkiler, özellikle ABD’de, giderek Avrupa’da, Müslümanların yanı sıra diğer etnik/dinsel kimliklere yönelik şiddete dönüşmeye başladığı için duyarlıdır. Her ne kadar yönetim bu konuda kamuoyunu sakinleştirmeye çalışsa da sokakta bunu önlemek daha da güçleşmektedir. Dolayısıyla ABD’de ulusal kamuoyunu yeni iç çatışmalara sürükleyebilecek olan bir yönlendirmeden kaçınılması gerektiği vurgulanmaya başlanmıştır ki bu olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

ABD açısından düşünülmesi gereken, aslında bu saldırıdan nasıl ders alınacağı ve güçlenerek nasıl çıkılacağına  ilişkindir.  Gerçekten de, saldırının sorumlularına yönelik olarak planlanan askeri, siyasi, ekonomik tepkinin doğru/gerçek hedeflere yönelmesi ne  ölçüde başarılı olacaktır, bu henüz belirsizliğini korumaktadır. Ancak açık olan,  ABD’nin tercihinin “güç”ünü arttırmaya yönelik olacağıdır.

ABD, saldırıdan sonra yapmış olduğu açıklamalarda saldırının en önemli zanlısı olarak Usame Bin Ladin’i gördüğünü açıklamış ve bu kişiyi barındırdığı bilinen Afganistan’daki Taliban Yönetimi’nden Bin Ladin’i kendilerine teslim etmelerini istemiştir. Bin Ladin’in teslim edilmemesi durumunda ise Afganistan’a yönelik bir askeri müdahale için gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştır. ABD’nin Afganistan’a yönelik bir askeri müdahalesinin yaratacağı sorunlar ise çatışmanın bölgesel nitelik kazanmasına zemin hazırlayabilir. Bir yandan ABD ile Taliban güçleri arasında çıkacak bir çatışma, diğer yandan, Pakistan’ın Taliban Yönetimi ile yapmış olduğu arabuluculuk görüşmelerinden eli boş dönmesi ve ABD’nin askeri müdahalesini kolaylaştıracak bir politika izlemek zorunda kalacak olması, bölgede birbiriyle sorunlu olan pek çok ülkeyi savaşın/çatışmanın doğrudan tarafı haline dönüştürebilir. Bu ise uzun süreli bir çatışma demektir.

Taliban Yönetimi’nin ABD’nin isteğini şarta bağlamış olması, Bin Ladin’in saldırılardan sorumlu olduğunun somut kanıtlara bağlanmış olmasını istemesi ve kanıtlandığı takdirde de tarafsız/Müslüman bir ülkede yargı önüne çıkarılması isteği ise ABD’ye iddialarını kanıtlama yükümlülüğü getirmektedir.

Ancak eğer olasılıklardan söz ediyorsak, ABD’nin şu an uygulamakta olduğu “caydırma stratejisi”nden başarılı sonuçlar elde etme şansı yüksek görünmektedir. Bu özellikle ABD’nin Bush Yönetimi ile yeni dönemde izlemekte olduğu ABD dış politikası ile de koşut olarak değerlendirilmelidir.

Saldırı sonrasında ABD’nin dış politikada kimi avantajlar kazandığından söz edilebilir; Örneğin,

·         Bush Yönetimi’nin yeniden uygulamaya koymak istediği Yıldız Savaşları/Uzay Savunma İnisiyatifi’nin daha kolay kabulünün sağlanması,

·         Ortaasya petrol ve doğalgaz kaynaklarının Afganistan/Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na indirilmesi için bölgede ABD çıkarlarını gözeten yeni yönetimlerin kurulması için uygun zeminin yaratılması,

·         Avrupa Birliği karşısında ABD’nin lider kimliğinin güçlendirilmesi,

·         ABD’nin tüm dünyaya hakim tek “süper güç” imajının güçlendirilmesi,

·         Saldırı sonrasında ekonomik kayıplara karşın sıcak bir çatışma riskinin özellikle stratejik madde üretim ve pazarlaması ile uğraşan şirketlere büyük kazanç sağlayacak olması,

·         ABD Başkanı Bush’un  ve CIA’nın ABD karşıtı politikalara destek verdiğini düşündükleri yabancı liderlere yönelik suikast düzenleme yetkisi ile donatılmasını kolaylaştıracak olması,

·         Bush Yönetiminin ABD iç politikasındaki desteğinin artması.

Diğer yandan, ABD’nin saldırıyı “meşru müdafaa” hakkı çerçevesinde değerlendirmekte olduğu söylemleri, “saldırının arkasında devletler ve hükümet dışı kuruluşların var olduğu” iddiaları birlikte ele alındığında, ABD’nin tepkisinin olası hedefleri ve yöntemlerini belirsiz kılmaktadır. Bu durum özellikle kime karşı “savaş ilanı” yapılacağı ve “cezalandırma”nın ne olacağı konusunda ortaya çıkmaktadır.

ABD’nin saldırılara vereceği karşılığın belirsiz olması ve yanlış hedefe yönlendirilebilecek olması gerek NATO’nun 5. maddesini uygulamayı kabul eden ittifak ülkeler ve gerekse tepkinin odağı haline dönüşen Afganistan’da ve bölgede çıkarları bulunan ülkelerin ABD’ni ılımlı davranmaya çağırmalarına neden olmaktadır. Nitekim yapılan çağrılarda ABD’nin saldırıya ve faillerine ilişkin olarak elde ettiği somut kanıtları uluslararası kamuoyuna açıklaması, eğer kanıtlar somut verilere dayanıyorsa ve bir müdahaleye karar verilecekse bu müdahalenin Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yapılması, masum insanların ölümüne ve çatışmanın yayılmasına yol açabilecek bir tırmandırmadan kaçınılması gereği dile getirilmektedir.

Aslında bu tür çağrıların terörün 21. Yüzyıldaki boyutuna ve alınacak ortak önlemlere ilişkin adımların atılmasını kolaylaştıracak olması da mümkündür. Gerçekten de terörün insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında ortak bir mücadele alanı olduğunun kabul edilmesi ve yaptırımlarının da uluslararası hukuk kurallarına bağlanarak BM çerçevesinde gerçekleştirilmesi, terörden zarar gören ülkelerin kendi terörlerini yaratmasını engelleyebileceği gibi teröre destek veren ülkelerin de bu tür faaliyetlere hoşgörülü davranmalarını kısmen de olsa engelleyebilecektir.

Dolayısıyla bu çerçevede değerlendirildiğinde ABD’nin Afganistan ve Pakistan üzerinde uygulamakta olduğu baskıyı bir caydırma stratejisi olarak değerlendirirsek, ABD bu strateji ile Ladin ve destekçilerini uluslararası yargı önüne çıkarmayı sağlayabilecek bir olanağa sahiptir. Elde edilecek sonuç ise, ABD’nin 21. Yüzyılda sürdürmeyi düşündüğü “süper güç” kimliği ile kimi karşıtlıklar içermektedir. ABD’nin buradaki ikilemi aynı zamanda daha önce uygulamış olduğu bölgesel terör ve çatışmalara vermiş olduğu desteklerin bir “hata” olduğunun kabul edilmesi ve strateji değiştirmek anlamını da taşıdığı için kolay gerçekleşebilir bir tercih olmayacağı açıktır.

ABD’nin bu yol ayrımında “süper güç” olduğu abartılı gerçeğinden yola çıkarak şiddete şiddetle cevap vermek gerektiği inancını uygulamaya sokarsa sonucun ABD ve müttefikleri aleyhine olaylarla tırmanması olasılığı göz önünde bulundurulmalıdır. Son saldırı göstermiştir ki ne son teknoloji ile üretilmiş silahlar ne istihbarat örgütlerinin donanımları ve yaygınlığı insan öğesinin önüne geçebilmiştir. Kullanılan yöntemlerin görece ilkelliği ile ters orantılı “başarılı” sonucu, askeri, ekonomik, siyasi, sosyal stratejilerin   ulusal olduğu kadar uluslararası boyutuyla yeniden düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin Tepkisi Ne olmalıdır?

Türkiye, NATO ve ABD ile olan ittifak ilişkileri çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirirken her şeyden önce ulusal çıkarlarını korumakla yükümlüdür. Bu olaylardaki ulusal çıkarları ise ABD ile beraber olası bir çatışmaya sürüklenmekte değildir. Türkiye’nin çıkarı, ABD’nin tepkisi doğru hedefe doğru araç ve yöntemlerle ve mümkün olan en ortak yararı sağlayacak şekilde yönlendirmesini sağlamaya çalışmasındadır.

NATO’nun 5. maddesi çerçevesinde yükümlülüğünü yerine getirirken ABD’nin “düşman”, “amaç”, “yöntem” konusunda müttefiklerini doğru bilgilendirmesi, “ikna” etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde sürükleneceği bir çatışmanın olası sonuçları “ulusal çıkar”lar açısından çok ağır olacaktır. Geçmiş deneyimler bu tür politik tercihlerin olumsuz sonuçlarından çıkarılması gereken derslerle doludur. Körfez Savaşı ve Irak’a uygulanan ambargo bunun en yakın örneğidir.

Türkiye’nin duyarlılığının yoğunlaştığı bir başka nokta ise ABD’nin olası hedefi/hedefleri ile Türkiye’nin sahip olduğu tarihsel/geleneksel/stratejik bağlardır. Afganistan ve Pakistan’ın yanı sıra teröre destek veren ülkeler arasında adları geçen İran, Irak, Suriye, Filistin, Libya, Sudan, Cezayir gibi ülkelerle Türkiye arasında Müslüman kimliğinin yanında duyarlı stratejik bağlar da mevcuttur. Batı ve özelde ABD ile olan stratejik ortaklığı zaten yeterince bu ülkeler tarafından eleştirilmekte iken Türkiye’nin izleyeceği politikalarla bu tür tepkilerin artmasına ve giderek kendi ülkesine yönelik bir saldırıya dönüşmesine zemin hazırlaması düşünülemez. Türkiye, yıllardır sürdürdüğü terörle mücadelesinde ittifak ilişkisi içinde bulunduğu ülkelerden yeterince destek görmediğini dikkate alarak daha fazla ulusal çıkarlarını gözeten bir politika uygulamak zorundadır. Bu olası bir çatışmaya girmesi halinde ulusal kamuoyunu çatışmanın meşruluğuna ve gerekliliğine ikna etmesi için zorunludur.

Türkiye, terörle mücadelesinde edindiği deneyimleri paylaşarak ABD’nin uluslararası hukuk çerçevesinde saldırıya tepki vermesi gerektiğini vurgulamalıdır. ABD’nin 21. Yüzyıla terörün de küreselleşmesine neden olan ülke imajıyla damga vurmasını bir “müttefik” olarak desteklememelidir. Sistem boyutunda vurgulanması gereken ise, serbest piyasa ekonomileri ile dünyaya hakim olan ve kapitalizmi en vahşi haliyle uygulayan küreselleşme politikalarının yaratmış olduğu “küresel adaletsizlik”, “küresel eşitsizlik” ve giderek “küresel şiddet”in insanlığın ortak sorunu olduğu ve ortak önlem alınması gerektiğidir. Barış, eşitlik, demokrasi, insan hakları, refah ve adalet içi boş kavramlar olarak algılanmamalıdır.


*  Dr.; YTÜ İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.