Hukuki Mütaala, PROF. MENDELSON
GİRİŞ
KIBRIS’IN AB’NE GİRİŞİ
NEDEN HUKUKA AYKIRI OLACAKTIR
Değerli İngiliz Uluslararası Hukukçu, Londra Üniversitesi öğretim üyesi Prof. M.H. Mendelson, uluslararası hukuki meseleler üzerinde kapsamlı araştırmalar yapmış ve 1960 Kıbrıs Garanti Andlaşması ile Garantör Ülkeler olarak kabul edilen İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın onayı olmaksızın Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girmesinin hukuka aykırı olacağı sonucuna varmıştır.
Prof. Mendelson, 12 Eylül 2001 tarihli yazılı Mütalaasında, Haziran ve Temmuz 1997 tarihli Mütalaalarını yeniden değerlendirmekte ve Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Prof. James Crawford, Prof. Gerhard Hafner ve Prof. Alain Pellet’ye müştereken hazırlattırılan yazılı Mütalaa’da ileri sürülen karşı mülahazaları ayrıntılı olarak ele almaktadır. Bu çalışmanın ardından, Prof.Mendelson, Garanti Andlaşmasının tüm tarafları onay vermeden ve bu suretle ihlali ortadan kaldırmadan, Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine katılmasının Garanti Andlaşmasının I. Maddesinin ihlali olduğu görüşünü muhafaza etmektedir.
Prof. Mendelson, 1960 Garanti Andlaşması ve yazım sürecini, 1960 Kıbrıs Anayasası ve 1960 Kuruluş Andlaşması ile birlikte değerlendirmekte ve özellikle Garanti Andlaşmasının I. ve II. maddelerine dikkat çekmektedir. I. madde özellikle, Kıbrıs Cumhuriyeti “ herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik birliğe girmeyeceğini taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, bununla bağlantılı olarak Ada’nın......herhangi bir diğer devletle birleşmesini...........doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeyi teşvik etmesi muhtemel her türlü faaliyeti yasaklar.” hükmünü öngörmektedir.
Prof Mendelson, AB’ne üyeliğin, Birliğin diğer üyeleriyle bir bütün olarak veya kısmen siyasi ve ekonomik bir bütünleşmeyi içereceği, bunun yanısıra doğrudan veya dolaylı olarak diğer üyelerle birleşmeyi teşvik eden bir faaliyet olacağının açık olduğu görüşündedir. Böylelikle, Andlaşma ihlal edilmiş olacaktır. Prof Mendelson, sadece Yunanistan ve Türkiye’nin kastedildiği ileri sürülen Ortak Mütalaa’daki görüşün aksine, normal yorum ilkelerine göre, “herhangi bir devlet” ve “hiçbir devlet” ifadelerinin çoğul anlamda devletleri de içerdiğini düşünmektedir. Fakat her hal ve karda, Prof Mendelson’un mütalaasına göre, Birliğe özellikle Türkiye’nin katılımı olmaksızın üyeliğin muhtemel sonucu bilhassa, Yunanistan ile doğrudan veya dolaylı daha yakın siyasi ve ekonomik bir birliğin gerçekleşmesinin teşviki olacak, böylelikle dar yorumla bile Andlaşmanın ihlali anlamına gelecektir. (Ortak Mütalaa’da diğer bazı “sözde görüş”lerin yanısıra, AB’nin, birliğin yasaklandığı bir tür devlet olduğu görüşüne de karşı çıkılmaktadır. Ancak bu “sözde görüş”, hiçbir zaman Prof . Mendelson’un tezi olmamıştır.)
Ortak Mütalaa, Garanti Andlaşmasının yazım sürecine istinaden AB gibi uluslararası kuruluşlara üyeliğin, bu yasağın kapsamı dışında tutulduğu hususunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, yazım sürecinin kapsamlı bir değerlendirmesiyle Prof. Mendelson, tam tersine, uluslararası kuruluşların I. Madde ile kapsanmış olduğunu göstermektedir. Bu durumun, Yunanistan ve Türkiye’nin her ikisinin de üye oldukları kuruluşlar için geçerli olmayacağı, üzerinde mutabakata varılmış bir istisnanın konusu olmuştur. Ancak, Türkiye üyesi olmadığı için AB böyle bir kuruluş niteliğinde değildir. Her iki toplumun temsilcilerinin (Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı) onay vermeleri halinde, Yunanistan ve Türkiye’nin her ikisi de üye olmasalar dahi, Kıbrıs’ın bir kuruluşa üye olabileceği de üzerinde mutabakata varılan ikinci istisna olmuştur. Ancak (şartları burada gerçekleşmemiş olan) bu istisnalar, AB gibi uluslararası kuruluşların Garanti Andlaşmasındaki yasakların kapsamına girdiğini ispatlamaktadır. Bu iki (birbiri ile bağlantılı) istisna ayrıca, Kıbrıs Anayasasının 50’inci maddesi ile de açıkça öngörülmüştür. Ortak Mütalaa, iki toplum arasındaki ilişkilerin kopmuş olmasından dolayı, halihazırda, Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının bulunmaması nedeniyle, Cumhurbaşkanı Yardımcısının muvafakatının gerekmediğini ispat etmeye çabalamaktadır. Bununla birlikte, Prof. Mendelson, 50’nci maddenin, 1960 Anayasasının değiştirilemez “Temel Maddeleri”’nden birisi olduğunun açıkça beyan edilmiş olduğuna ve Kıbrıslı Rumların dahi Anayasayı resmen değiştirme iddiasında olmadıklarına işaret etmektedir. Bunlara ilaveten, (bu bağlamda daha da önemlisi), Prof Mendelson, ilk olarak, Garanti Andlaşmasının I. Maddesinin taslağı hazırlandığı zaman istisnaların sınırlı kapsamı üzerinde de mutabık kalınmış olunduğunu, ikinci olarak da, aynı maddede, Kıbrıs’ın açıkça “Anayasaya saygıyı güven altına almayı” taahhüt etmiş olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, II’nci maddede, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu taahhüdü dikkate almışlar ve “Anayasanın Temel Maddeleri ile tesis edilen düzeni (state of affairs) garanti etmişlerdir.” Böylelikle burada, “sadece” bir anayasa hukuku sorunu değil, istisnaen uluslararası hukuk ile garanti edilmiş düzenlemeler ele alınmaktadır.
Ortak Mütalaa, Kıbrıs Garanti Andlaşmasının ilgili hükümlerini Avusturya Devlet Andlaşmasında yer alan benzer ifadeler ile karşılaştırmakta ve Prof. Mendelson’un yorumu şayet doğru ise, bu yorumun Avusturya’nın AB üyeliğinin mümkün olmamasını gerektirdiğini iddia etmektedir. Ancak, Prof Mendelson’un görüşüne göre Avusturya “örneği” konuyla ilgisizdir. Zira, Avusturya, Sovyetler Birliği dahil Andlaşmanın tüm taraflarının mutabakatı ile ve böylelikle Andlaşmanın ihlali ortadan kaldırılarak, AB’ne girmiştir.Kıbrıs konusunda ise henüz böyle bir anlaşmaya varılmamıştır. Diğer taraftan, Prof Mendelson, Ortak Mütalaada iddia edilenin aksine, Avusturya’nın, Almanya ile, teklif edilen gümrük birliğine girmesi halinde, bunun o dönemdeki Andlaşma yükümlülüklerine aykırı olarak, Avusturya’nın bağımsızlığını ve özellikle ekonomik bağımsızlığını tehlikeye atabileceği yönündeki Uluslararası Adalet Divanı’nın 1931 tarihli kararında bazı ilgili hususları ortaya koymaktadır.
Ayrıca, 1960 Kuruluş Andlaşmasının F Ekinin II. Bölümü (bunun yanısıra Kıbrıs Anayasasının bir diğer değiştirilemez Temel Maddesi), Kıbrıs’ın, Garantör Ülkelere en ziyade müsaadeye mazhar ülke şartını tanıyacak “uygun şartlardaki” anlaşmaları yapması koşulunu getirmiştir. Prof Mendelson, görüşünün yanlış tanımlanmasını çürüterek, Kıbrıs’ın AB’ne girmesi halinde AB üyesi olmayan Türkiye’ye karşı bu yükümlülüğünü yerine getirmesinin mümkün olamayacağına işaret etmektedir.
Prof Mendelson bu ( ve diğer bazı ilave) sebeplerden dolayı, Kıbrıs’ın AB’ne katılımının uluslararası hukuka aykırı olacağı sonucuna varmaktadır. Prof. Mendelson, ayrıca, 1960 Garanti Andlaşmasının, üç Garantör ülkenin “kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, doğrudan veya dolaylı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin herhangi bir devlet ile birleşmesini...... amaçlayan her türlü faaliyeti yasaklamayı” taahhüt ettikleri II’inci Maddesine atıfta bulunarak, her üç Garantör de onay verene kadar, Yunanistan ve İngiltere’nin, Kıbrıs’ın, AB’ne katılımını önlemek üzere veto haklarını kullanmakla hukuki açıdan yükümlü oldukları sonucuna varmaktadır.
PROF DR. M.H. MENDELSON’UN KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN AVRUPA BİRLİĞİNE ÜYELİK İÇİN YAPTIĞI MÜRACAATA İLİŞKİN İLAVE MÜTALAASI
1. Türkiye Hükümetinin talebi üzerine, Kıbrıs Rum makamlarının Avrupa Birliği’ne üyelik için yaptıkları müracaata ilişkin olarak 1997 yılının Haziran ayında bir Mütalaa kaleme almıştım.[1] Üyeliğin, Kıbrıs’ın uluslararası yükümlülüklerine ve böyle bir üyeliğin alınmasına yardım edilmesinin de Yunanistan ve İngiltere’nin Andlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı olacağı sonucuna varmıştım. Temmuz 1997’de, Avusturya’nın Avrupa Birliğine üyeliğinin buna karşı bir örnek olduğuna dair bazı çevrelerce ortaya atılan iddiaları çürütmek amacıyla, Tamamlayıcı Mütalaa’yı kaleme almıştım.[2] Aynı yılın Ekim ayında, Kıbrıs Rum Hükümeti, başka amaçlar yanında benim görüşlerimi tartışmayı amaçlamış olan ve benim görüşümün aksine bir sonuca ulaşmış olan Prof James Crawford, Prof Gerhard Hafner ve Prof Alain Pellet tarafından hazırlanan Ortak Mütalaa’yı dağıtıma tabi tutmuştur.[3]
2. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümetleri şimdi de benden Ortak Mütalaa’ya olan tepkilerimi sormuş bulunmaktadırlar. Bu yanıt bu kadar uzun bir zaman sonra verilmekte ise, bunun Ortak Mütalaa’da ileri sürülen görüşlerin karşı tezlerini oluşturmanın güçlüğünden değil, bugüne kadar bunun talep edilmesini engelleyen gelişmelerden kaynaklandığını belirtmem gerekmektedir. Aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı, Ortak Mütalaa’da ortaya konulan iddiaların hiçbiri, beni vardığım sonuçları değiştirmeye sevk etmemiştir.
3. Özünde Mütalaama bir yanıt niteliği taşımasına rağmen, Ortak Mütalaa’nın aldığı biçim bu değildir. Daha ziyade, konunun benim görüşlerimle “ilgili olduğu bölümlerinin” ele alındığı genel bir inceleme olma iddiasındadır. Hiç şüphesiz yazarlar, kendi seçtikleri sunuş şeklini uygulamakta özgür olmuşlardır ve bu konuda herhangi bir eleştiri yapmamaktayım. Buna rağmen, bu yaklaşımın aşağıda gösterileceği üzere iki talihsiz sonuca yol açtığını kısaca belirtmek istiyorum. İlk olarak, yazarların Mütalaam hakkında yorumda bulunmaktan imtina etmiş olmaları, benim tezlerimin bazılarının yanlış tanımlanmasına, önemsiz gösterilmesine veya atlanmasına fırsat vermektedir. İkinci olarak, bu yaklaşım yazarların, kolaylıkla ortadan kaldırabilecekleri, kendi görüşlerine karşıt ancak, benim tarafımdan ortaya konmamış iddialar yaratabilmelerini mümkün kılmaktadır.
4. Okuyucuya kolaylık sağlamak amacı ile, Ortak Mütalaa’nın her bir paragrafı üzerinde yorumda bulunmak yerine incelememin ana noktalarını ortaya koyacak, Ortak Mütalaa’da yapılan yorumları dikkate alacak ve uygun yerlerde bunlar üzerinde yorum yapacağım. İlk Mütalaamı ve Avusturya’nın AB’ne katılımı hususundaki Tamamlayıcı Notumu yapılan atıfların kolayca takibi için ekte sunmaktayım.[4]
5. Başlangıçta belirtmem gereken bir husus bulunmaktadır. Kıbrıs Türk tutumunun bir bölümü, Kıbrıs Rum makamlarının tüm Ada adına söz sahibi olmadıkları ve özellikle şimdi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin (KKTC) kurulmuş olduğu şeklindedir. Kıbrıs Rumlarının tutumu ise, şaşırtıcı olmayacak bir şekilde, KKTC’nin yasal bir varlığı bulunmadığı ve kendilerinin (İngiliz Egemen Üs Bölgeleri hariç) AB üyeliği için başvuruda bulunma dahil, tüm adayı temsilen söz hakları olduğu şeklindedir. Ne ilk Mütalaam ne de bu Mütalaa bu ihtilafa karışmaktadır. Benim görüşüme göre, tartışma amaçları bakımından, Kıbrıs’ın güneyindeki rejimin adadaki tek egemen güç olduğu varsayımı kabul edilse dahi, Garanti Andlaşması, bu Andlaşmanın Türkiye dahil tüm tarafları onay vermedikçe, Kıbrıs’ın AB’ne üye olmasını özellikle yasaklamaktadır.[5]
GARANTİ ANDLAŞMASI
6. Bir tarafta Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer tarafta Yunanistan, İngiltere ve Türkiye’nin bulunduğu Garanti Andlaşması’nın hükümleri üzerinde 1959 Londra Konferansı’nda mutabakata varılmıştır.[6] Andlaşma Lefkoşa’da imzalanmış ve Kıbrıs’ın bağımsızlık tarihi olan 16 Ağustos 1960 tarihinde yürürlüğe girmiştir.[7] Andlaşma, her ikisi de eşit derecede geçerli olmak üzere İngilizce ve Fransızca dillerinde hazırlanmış olup, halen yürürlüktedir[8]. Bu husus Ortak Mütalaa’da tartışılmamaktadır. Temel hükümler şunlardır.[9]
Madde I
Kıbrıs
Cumhuriyeti, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini muhafazayı
ve anayasasına saygıyı güvence altına almayı taahhüt eder.
Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik birliğe girmeyeceğini taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, bununla bağlantılı olarak Adanın gerek herhangi bir diğer devletle birleşmesini gerekse taksimini doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeyi teşvik etmesi muhtemel her türlü faaliyeti yasaklar.
Madde II
Yunanistan, Türkiye
ve İngiltere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu Andlaşma’nın I’inci Maddesinde
belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini ve
aynı zamanda Anayasa’nın Temel Maddeleriyle kurulan düzeni (state of affairs) tanırlar
ve garanti ederler.
Benzer şekilde,
Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, doğrudan veya
dolaylı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin herhangi bir devlet ile birleşmesini veya Ada’nın taksimini sağlamayı amaçlayan
bütün faaliyetleri yasaklamayı taahhüt ederler.
Bu iki maddenin
ikinci paragraflarının ve özellikle II’inci maddenin ikinci paragrafının doğru
yorumu, tartışmanın temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.
7. 1969 Viyana
Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 31 ve 32’nci maddelerinin, geriye dönük olmasa
bile, mevcut amaçlar için Andlaşmaların yorumu ile ilgili uluslararası örfi hukuk
kurallarını ortaya koyduğu yönündeki Ortak Mütalaanın yazarlarının görüşlerine
(paragraf 9) katılmaktayım. Bu maddeler şunları öngörmektedir:
Madde 31 – Genel Yorum Kuralı
1. Bir Andlaşma, Andlaşmanın içeriği ile bağlantılı olarak, konu ve amacının ışığında, terimlerin olağan anlamına uygun biçimde ve iyi niyetle yorumlanmalıdır.
2. Bir Andlaşmanın yorumlanması bakımından, Andlaşmanın içeriği, Andlaşmanın girişi ve eklerini kapsayan Andlaşma metnine ilaveten, aşağıdakileri kapsar:
a) Andlaşmanın akdedilmesiyle bağlantılı olarak bütün taraflar arasında yapılmış olan Andlaşmayla ilgili herhangi bir anlaşma;
b) Andlaşmanın akdedilmesiyle bağlantılı olarak bir veya daha fazla tarafça yapılan ve diğer taraflarca Andlaşmayla ilgili bir belge olarak kabul edilen herhangi bir belge.
3. Andlaşmanın içeriği ile birlikte aşağıdakiler de dikkate alınır:
a) Andlaşmanın yorumu veya hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili olarak taraflar arasında sonradan yapılan herhangi bir anlaşma,
b) Tarafların Andlaşmanın yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden Andlaşmanın uygulanmasıyla ilgili daha sonraki herhangi bir uygulama,
c) Taraflar arasındaki ilişkilerde uluslararası hukukun tatbiki kabil herhangi bir kuralı.
4. Tarafların bir terime özel bir anlam vermek istedikleri tespit edilirse, o terime o anlam verilir.
Madde 32 – Tamamlayıcı yorum araçları
31. Maddenin uygulanmasından doğan anlamı teyit etmek için veya 31. Maddeye göre yapılan yorumun,
(a) anlamı muğlak veya anlaşılmaz bırakması veya,
(b) çok açık bir şekilde saçma olan veya makul olmayan bir sonuca götürmesi hallerinde,
anlamı tespit etmek için Andlaşmanın hazırlık çalışmaları ve andlaşmanın yapıldığı koşullarda dahil olmak üzere tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.
8. Bu yorum kurallarının Garanti Andlaşmasının metnine uygulanması konusunda Ortak Mütaala’nın yazarları ile aramda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bununla birlikte, Ortak Mütaala’nın yazarları dahi, başlangıç noktasının Andlaşmanın lafzının olağan anlamı olması gerektiğini kabul etmektedirler. Bu nedenle, Ortak Mütalaa’nın yazarlarının bu olağan anlamı saptırma çabalarında kullandıkları yöntemlerle ilgili ayrıntılara girmeden önce, bazı temel terimleri özet olarak incelemekle başlayacağım.
9. “herhangi bir siyasi veya ekonomik birlik”. Bu ifade Garanti Andlaşması’nın I’inci Maddesi’nin ikinci paragrafında yer almaktadır. Bu paragrafın ikinci cümlesinde ve II’inci Maddenin ikinci paragrafında yer alan “birlik” kelimesinin aynı anlama geldiğine hiçbir tereddüt yoktur. Zira, bir paragraftaki ifade, diğerinin içeriğinin bir parçasıdır. Ayrıca, noscitur a sociis (bir kelimenin anlamı, içinde bulunduğu metinden belli olur) yorum ilkesini de ortaya koymak gerekir. İfade, “siyasi veya ekonomik birlik”tir. Ekonomik birlik genelde, siyasi birliğe oranla daha gevşek bir yakınlığı öngören bir birlik şeklidir. AB, tartışmasız olarak bir ekonomik birlik ve (giderek artan biçimde) siyasi bir birlik şeklidir.
10.“Kıbrıs, tamamen veya kısmen herhangi bir siyasal veya ekonomik birliğe girmeyeceğini taahhüt eder”. I.’inci Madde’nin ikinci paragrafında yer alan, bir birlik “oluşturmak” değil, bir birliğe “girme” ifadesi, olağan anlamıyla, ekonomik veya siyasi olarak tam birleşmenin daha azını öngören bir kavramı içermektedir. Bu husus, “tamamen veya kısmen” ibaresiyle yeterince teyit edilmektedir. Bu husus kısmi birliğin dahi yasaklanmakta olduğunu açığa çıkarmaktadır.
11. “doğrudan veya dolaylı olarak, gerçekleştirmeye teşvik etmesi muhtemel”. Bu ibare, (ilgisiz şekillerle) I’inci Maddenin ikinci paragrafı ve II’inci Maddenin ikinci paragraflarında bulunmaktadır. Bu ifadeyle, sadece (tamamen veya kısmen) ekonomik veya siyasi birliğin gerçekleştirilmesinin değil, doğrudan veya dolaylı olarak her iki şekildeki birliğin gerçekleşmesini amaçlayan veya buna yol açması muhtemel olan bütün faaliyetlerin de yasaklandığı açıklığa kavuşmaktadır. Bu husus tam bir birlik için geçerli olduğu gibi, kısmi birlikler için de geçerlidir.
12. “herhangi bir Devletle hiçbir şekilde.” I’inci Maddenin ikinci paragrafında bulunan bu ibarenin anlamı, açıkça, aynı paragrafta ve II’inci Maddenin ikinci paragrafında yer alan “herhangi bir diğer Devlet” ibaresini de kapsamına almaktadır. Ortak Mütalaa, (ileride göreceğimiz gibi) bu ifadeyi “Yunanistan veya Türkiye” olarak ve sadece biri veya diğeri şeklinde yorumlamaya çalışmaktadır. Ancak Andlaşma’da söylenen bu değildir. Elbette ki, bu ve diğer hükümlerle (taksimden ayrı olarak), Kıbrıs’ın Yunanistan veya Türkiye’yle birleşmesinin önlenmesinin amaçlanmış olduğu tartışılamaz. Fakat, ister istemez, tek amaç bu değildir, aksi takdirde Andlaşma’da rahatlıkla şu ifade kullanılabilirdi: “Kıbrıs, Yunanistan veya Türkiye ile herhangi bir ekonomik veya siyasi birliğe girmemeyi taahhüt eder”. Ancak bunun yerine Andlaşma’da, “herhangi bir diğer Devletle” denilmiştir. Metnin açık anlamına göre öyleyse, herhangi diğer bir Devletle birlik yasaklanmaktadır. Örneğin, İngiltere’yle (bir önceki sömürgeci güç) veya İtalya’yla (Venedik, çok önceleri Kıbrıs’ı yönetmişti) birlik de aynı şekilde yasaklanmış olmalıydı. Aynı ifade taslak Garanti Andlaşması’nda da kullanılmıştı ve Türk Dışişleri Bakanı, bu ifadenin, “Yunanistan’la veya herhangi diğer bir ülkeyle” enosisi dışlamak maksadıyla tasarlandığını vurgulamıştı. Yunanistan Dışişleri Bakanı da Türk meslektaşıyla aynı görüşü paylaşıyordu.[10]
13. Ortak Mütalaa, bu ibarede tekil bir “Devlet” ifadesi kullanıldığını ortaya koymakta ve AB’ne üye on beş ülkenin bulunduğuna işaret etmektedir. Ancak, bu iddianın ikna edici gözükmemesine ilişkin olarak üç sebep bulunmaktadır. Birincisi, çoğul ifadeyi de kullanmak gereksiz olurdu. İngilizce hukuki yazılımda, aksi belirtilmemiş veya açıkça ima edilmemiş ise, “herhangi bir Devletle hiçbir şekilde” veya “herhangi diğer Devlet” ifadesi otomatik olarak çoğulu da kapsamaktadır.[11] Aynı şekilde, Garanti Andlaşması’nın Zürih’te hazırlanmış ve “eşit derecede geçerli” olan Fransızca nüshasında kullanılan “avec quelque Etat que ce soit/ hangi devletle olursa olsun” ifadesi kesinlikle birden fazla sayıdaki Devletle birlik kurulması olasılığını da içine almaktadır. İkinci olarak, bir üslup olarak, “herhangi diğer Devletle veya Devletlerle hiçbir şekilde” anlamına gelecek İngilizce “any other State or States whatsoever” demek, en basit ifadeyle, yakışıksız olacaktı. Diğer yandan Fransızca dilinde de, “avec un ou d’autres Etats quels qu’ils soient/ Hangi devlet veya diğer devletlerle olursa olsun” veya buna benzer şekildeki bir ifade daha da yakışıksız olacaktı. Üçüncü sebep ise, Garanti Anlaşması’nın metninde veya hedef ve amacında, sadece bir Devletle birliğin yasaklanmasının planlanmış olduğunu gösterebilecek hiçbir unsurun bulunmamasıdır. Kıbrıs’ın, Yunanistan ve Malta ile üçlü bir birlik kurmak istediği varsayılırsa, bunun anlaşmanın hazırlayıcıları tarafından sözkonusu yasağa aykırı kabul edilmiş olacağı açıktır, çünkü sonuçta Malta’yla olduğu kadar Yunanistan’la da birlik kurulmuş olacaktır. Buna benzer olarak, üçüncü Devlet olarak Yunanistan’dan (veya Türkiye’den) daha güçlü bir Devletin dikkate alınması halinde, Kıbrıs, Yunanistan ve Fransa arasında kurulacak üç taraflı yarı siyasi veya Kıbrıs, Fransa ve Türkiye arasında kurulacak üç taraflı ekonomik birlik benzeri bir ilişkiye gösterilecek tepkinin ne olacağını hayal etmek için fazla çaba sarfetmeye gerek yoktur. Kısaca, Garanti Andlaşması’ndaki tekil “Devlet”in çoğulu kapsamadığını düşünmek için bir neden bulunmamaktadır.
14.Bu itibarla, Garanti Andlaşmasında kullanılan kelimelerin olağan anlamları, lafzi olarak veya kapsam, hedef ve amaçlarının ışığında, AB üyeliğinin bu Andlaşmaya aykırı olacağı ve bunu engelleyebilecek olan Garantörlerin (Yunanistan ve İngiltere), bu üyeliğin gerçekleşmesini kolaylaştırmamakla yükümlü oldukları görüşünü desteklemektedir. Bu sonucu saptırmak amacıyla Ortak Mütalaa’da ortaya konulan iddialara ayrıntılı bir şekilde bakmalıyız.
15.Ortak Mütalaa’da, Garanti Andlaşmasının açık lisanını saptırmak amacıyla, uluslararası örgütlere üyeliğin yasağın kapsamına girmediği öne sürülerek, herhangi diğer bir Devletle… veya, yukarıda açıklanan sebeplerle, Devletler de diyebilirim…, tamamen veya kısmen birleşmeye yol açabilecek faaliyetler ile uluslararası bir kuruluşa, özellikle AB’ne üyelik arasında yanıltıcı bir ayrım yapılmaktadır.
16.Birincisi, Kıbrıs Anayasasının belirli hükümlerini ihtiva eden sözkonusu yanlış kullanım, Mütalaamda bu konuda ortaya koyduğum bazı noktaları kasıtlı olarak yanlış yorumlamakta veya yanlış anlamaktadır. Ortak Mütalaa’nın 11. paragrafında, kapsam dışına çıkılarak, Garanti Andlaşmasının I (2). maddesinde kullanılan lisan ile Kıbrıs Anayasası’nın 50 ve 169. maddelerinde kullanılan lisan arasındaki karşıtlığa dikkat çekilmektedir. Doğru yorumlandıkları ve anlaşıldıkları zaman bu hükümler, Prof. Crawford, Hafner ve Pellet’in görüşlerini desteklemekten uzak kalmakta ve tezlerini zayıflatmakta ve görüşümü desteklemektedir.
17.Başlangıçta, I (1). maddesi de dahil, Garanti Andlaşmasının birçok maddesinde atıfta bulunulan ve Garanti Andlaşmasıyla aynı zamanda aktedilen Anayasanın, Andlaşmanın I (2). ve diğer ilgili maddelerinin içeriğinin bir parçası olduğunu kabul ediyorum. Fakat bu ilgili hükümler gerçekte ne ifade etmektedirler? Orijinal Mütalaamda bahsettiğim gibi,12 50. madde, Anayasanın “Temel Maddelerinden” biridir ve 182. maddede bu maddenin değiştirilemeyeceği belirtilmiştir. 50. madde, (Kıbrıslı Rum) Cumhurbaşkanına ve (Kıbrıslı Türk) Cumhurbaşkanı Yardımcısına, dış ilişkiler, savunma ve güvenliğe ilişkin çeşitli konularda, ortaklaşa veya tek başlarına kullanabilecekleri nihai veto yetkisi vermiştir. Bu vetonun kullanılabileceği konular arasında, 1 (a). paragrafta görüldüğü üzere, “Cumhuriyet’in, Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üyesi olduğu uluslararası kuruluşlara veya ittifaklara katılımı hariç, dış ilişkilere” yer verilmektedir. Diğer bir ifadeyle, Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye olduğu bir uluslararası kuruluşa fazla bir tartışma gerektirmeden üye olabilecek, ancak Yunanistan ve Türkiye’nin üye olmadığı uluslararası kuruluşlara ise Cumhurbaşkanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto etmemesi halinde üye olabilecekti.13 Bu hükümden, uluslararası kuruluşlara üyeliğin Garanti Andlaşmasının kapsamına girdiği, anılan iki devletin üye olmaması halinde, sözkonusu üyeliğin veto edilebileceği açıkça anlaşılmaktadır. Madde 169, ( 50. maddeye tabi olduğu açıkça vurgulanmaktadır) anlaşmaları kimin aktedeceğine ve bunların iç hukuktaki etkilerine ilişkindir. Konumuzla ilgisi yoktur ve şu iki anlaşma türü arasında bir ayrım yapar: (1) Aktedilmesi Bakanlar Kurulu kararı gerektiren “ticari konular ve ekonomik işbirliği (ödemeler ve kredi dahil) ve modus vivendi ile ilgili olarak, herhangi bir Uluslararası Kuruluş veya Devlet ile yapılacak uluslararası anlaşma[lar], (2) Bakanlar Kurulu kararıyla birlikte Parlamento onayı gerektiren “diğer bir Andlaşma, sözleşme veya uluslararası anlaşma”. Bu durumda, 1. paragraf, parlamento onayından vazgeçerek, ekonomik nitelikli anlaşmalar için daha süratli bir yöntem belirleme amacını gütmekte ve Garanti Andlaşması’nın I (2). maddesinde yer alan temel kavramların anlamına hiçbir ışık tutmamaktadır.
18.Anayasanın, konumuzla ilgili hükmü olan 50. maddesine dönecek olursak, bu maddenin menşei, Mütalaamın 7, 14 ve 34. paragraflarında açıklanmış bulunmaktadır. İngiliz, Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının katılımıyla İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda 12 Şubat 1959 tarihinde yapılan bir toplantıda,14 Garanti Andlaşması’nın I (2). maddesinin taslağıyla ilgili olarak birçok soru sorulmuştu. Bu çerçevede İngiltere Dışişleri Bakanı, “1. maddenin ikinci paragrafının, Kıbrıs’ın tüm uluslararası kuruluşlara, örneğin ileride kurulacak olursa, [Avrupa] Serbest Ticaret Bölgesi’ne üyeliğini engellemek amacını taşıyıp taşımadığını” sormuştu. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları cevaben, “Kıbrıs’ın, Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlara, örneğin [Evrensel] Posta Birliği’ne ve herhangi bir Serbest Ticaret Bölgesi’ne üyeliğine karşı herhangi bir itirazın sözkonusu olmayacağını açıklıkla belirtmişlerdir. Aynı şartların Kıbrıs’ın Commonwealth’e veya Sterlin Bölgesine üyeliği konusunda da geçerli olduğunu kaydettiler.”15 Fakat aynı zamanda, Türkiye ve/veya Yunanistan’ın üye olmadıkları hallerde, Cumhuriyet’in bu uluslararası kuruluşlara ancak her iki toplum liderinin de onay vermesi halinde üye olabileceğine açıklık getirilmiştir.
19.İçeriğinden de görüldüğü üzere Ortak Mütalaa’nın 11. paragrafında, Garanti Andlaşmasındaki yasağın kapsamından uluslararası kuruluşların çıkartılması amacıyla Anayasanın 50. maddesinin kullanılması girişimi tamamıyla yanıltıcıdır. Çünkü, Garanti Andlaşmasının (taslak) yazımının “gerçekten gevşek veya sıkı tüm uluslararası kuruluşları kapsama eğiliminde olduğu” gözönüne alınmış ve ancak 50. maddedeki şartların yerine getirilmesi koşuluyla üyeliğin engellenmeyeceği hususu sorgulanmış ve ancak bu şartlarda mümkün olabileceği dikkate alınmıştır. Diğer bir ifadeyle, istisna, kuralı tam anlamıyla haklı çıkarmaktadır ve hazırlık çalışmalarından (travaux préparatoire) yapılan bu alıntı, I (2). maddede kastedilen anlam konusunda Ortak Mütalaa’nın yazarlarının değil, benim görüşümü desteklemektedir.
20. Kıbrıs’ın çeşitli uluslararası kuruluşlara olası üyeliği konusunda siyasetçiler ve bürokratlar arasında birbirini izleyen tartışmalar yapılmıştır. Bu tartışmalar, şu veya bu kuruluşa (örneğin, NATO) üyeliğin siyasi açıdan arzu edilebilir olup olmadığı ve sözkonusu kuruluşun Kıbrıs’ı kabul edip etmeyeceği üzerinde odaklanmıştır. Fakat bu tartışmalar sırasında Kıbrıs’ın çeşitli örgütlere üye olabileceği öngörülmüşken, böyle bir katılım, ancak 50 ve 169. maddelerde kayda geçirilen usul dahilinde… ve özellikle, Cumhurbaşkanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto yetkisini kullanmaktan imtina etmesi halinde… tutarlı olabilirdi ve sonuç olarak iki toplum liderinin onayının alınmaması halinde Garanti Andlaşmasının I (2). maddesinin uluslararası kuruluş üyeliğine uygulanmayacağı anlamına gelmezdi. Örneğin, İngiliz Bakanlar Kurulu Kıbrıs Özel Komitesi için, yukarıda bahsekonu toplantılardan iki hafta sonra hazırlanan bir taslak notta, Kıbrıs’ın Ortak Pazar’a üyeliğinin artıları ve eksileri tartışılıyordu ve analiz şu cümleyle bitiyordu: “Kıbrıs’ın Ortak Pazar’a üyeliğini engelleyen son ve muhtemel nihai görüş, Yunanistan ve Türkiye’nin Ortak Pazar’a üye olmadığı ve ileride üye olmalarının da muhtemel gözükmemesidir”.16 İlgililerin Garanti Andlaşmasının uygulanmasına karşı oldukları gibi, içeriğini de yeterli ölçü de inceledikleri şüpheli olduğu için gözlemlere daha fazla ağırlık vermek istemiyorum. Ancak aynı husus, adil olmak adına, Londra Kıbrıs Ortak Komitesi Milletvekilleri Komisyonunun 19 Ekim 1959 tarihinde yapılan 26’ncı toplantısının Tutanakları17 için de dile getirilmelidir. Tutanakların bir kısmı, Ortak Mütalaa’nın 19. paragrafında yer almaktadır. Yunanistan ve Türkiye temsilcilerinin Kıbrıs Rum Delegasyonu Başkanına, Kıbrıs’ın Serbest Ticaret Alanı, Gıda ve Tarım Örgütü, GATT gibi ya da diğer çok taraflı örgütlerin dışında kalmasının öngörülmediği konusunda güvence veren ifadeleri, benim yorumumla tamamıyla tutarlıdır.
21.Ortak Mütalaa’nın yazarlarının, Cumhurbaşkanı Yardımcısının şu anda mevcut olmaması nedeniyle, Anayasa’nın 50. maddesinin uygulanmasının imkansız olduğu konusundaki iddialarına aşağıda (36-38. paragraflar) yeniden döneceğim. Ancak şu an için (farzedelim ki), Kıbrıs Anayasası açısından haklı olsalar bile, bu, benim dile getirdiğim noktayı etkilemez. Çünkü benim belirttiğim ana nokta, AB’ne katılmak amacıyla yapılan müracaatın anayasal olmadığı değil, bu kuruluşa müracaat etmenin veya katılmanın, Garanti Andlaşmasının, herhangi bir Devletle, tamamen veya kısmen, siyasi veya ekonomik birleşmeyi ve böyle bir birliğe doğrudan veya dolaylı olarak yol açabilecek herhangi bir faaliyeti yasaklayan hükmüne aykırı olacağıdır.
22.Kesinlikle ifade ediyorum ki, meşru istisnalara saygı gösterilmediği takdirde, Garanti Andlaşmasının I (2). maddesi, uluslararası kuruluşlara üyeliği engellemektedir. Fakat bu husus herhangi bir nedenle reddedilse ve uluslararası kuruluşlara üyeliğin Garanti Andlaşmasının hükümlerine genel olarak aykırı olmadığı kabul edilse bile, benim görüşüme göre, AB’nin kendine has ve istisnai yapısı dikkate alındığında, üyelik, yasağın kapsamına girecektir. Ortak Mütalaa’nın 12-16. paragrafları bu konuda yanlış gerekçeler oluşturan bazı örnekleri kapsamaktadır.
23.Mütalaamın 106. paragrafında “Kuruluşun isminin, yani Avrupa Birliği ibaresinin üyeler arasında bir birliği teyit ettiğini ifade etmiştim.” Ortak Mütalaa’nın yazarları bu görüşe “birlik” kavramının özellikle geçmişte, oldukça “sıradan” uluslararası kuruluşları bile tanımlamada kullanıldığı yolundaki çok bilinen hususu işaret ederek karşı çıkmaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede verilen örnekler Evrensel Posta Birliği18 ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliğidir. Fakat bu yaklaşım, sözkonusu terimin Avrupa Birliği tarihindeki özel yerini yanlış tasvir etmektedir. Hatırlanacağı üzere, başlangıçta sadece Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (1952) mevcut bulunmaktaydı. Daha sonra ise bu kuruluşu, 1958 yılında kurulan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu takip etmiştir. Bu üç Topluluk başlangıçta bazı ulusüstü yetkilerle donatılmış olsalar da, gerek içerdikleri alanlar, gerek ulusal hukuka etkileri itibarıyla kapsamları çok sınırlı kalmıştır. Fakat bu kapsam, aşama aşama genişlemiş, özellikle Avrupa Ekonomik Topluluğu örneğinde olduğu gibi çok geniş çeşitlilikte konuları ve çok ileri boyutta yetkileri ihtiva eder hale gelmiştir. 1965 Birleşme Andlaşması ve bunu takip eden diğer belgeler bu üç Topluluğu, sadece bir Komisyonu, Bakanlar Konseyi ve Parlamentosu olan tek bir kuruluş haline getirmiştir. Müteakip gelişmeler ve özellikle Avrupa Birliği Maastricht Andlaşması, sadece ekonomik değil, siyasi olarak da artan ölçüde bütünleşmeye yol açmıştır. Bu amaçla örneğin, büyük ölçüde güçlendirilmiş AET’na, “ikinci” olarak Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ve “üçüncü” olarak “Özgürlük, Güvenlik ve Adalet” boyutları eklenmiştir. Ekonomik ve Parasal Birlik’in sözünü bile etmiyorum. Sonuç olarak, bütün yorumcuların hemfikir olduğu gibi, AB üyeleri arasında emsali görülmemiş derecede bütünleşmenin sözkonusu olduğu bir kuruluştur. Hiç şüphesiz, AB’nin bir “ekonomik birlik” olarak tanımlanabileceği gibi, “siyasi bir birlik” olarak da tanımlanması mantıksız olmayacaktır. Gerçekten, Avrupa Birliği Andlaşmasının [aynen alınmıştır] “Avrupa halkları arasında birbirine gittikçe yakınlaşan bir birlik yaratılması sürecinde yeni bir adımı” oluşturduğu açıkça ilan edilmiştir.19 Bu, üyeler arasındaki birliğin tam olduğu anlamına gelmemektedir; ancak Garanti Andlaşması, gördüğümüz gibi, sadece tam birliği değil, siyasi ve ekonomik birliği de yasaklamaktadır. Kısmi ya da tam da olsa ekonomik veya siyasi birlik yasaklanmaktadır. Dahası, bu niteliklerden birini haiz olan bir birliğe “doğrudan veya dolaylı olarak yol açabilecek” faaliyetler bile yasaklanmaktadır. Öyleyse, örneğin Birleşmiş Milletler’e üyelik, anılan yasak kapsamına girmeyecek kadar gevşek bir ortaklık olduğu söylenebilse dahi, aynı durumun AB için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.20
24. Bu açık noktayı etkisiz hale getirebilmek için Ortak Mütalaa’nın 13-16. maddelerinde yeni sözde iddialar ortaya atılmakta ve oldukça suni bir bakış açısı benimsemektedir. Sözde iddialar konuya yüzeysel şekilde değinmekte ve bu çerçevede, devlet olma yolunda ilerlemesine rağmen, AB’nin bir devlet olmadığı ileri sürülmektedir. Ben AB’nin devlet olduğunu hiçbir zaman söylemedim, AB’yle bir birlik kurulması Garanti Andlaşmasıyla yasaklanmıştır. Ancak ifade etmeye devam ettiğim husus şudur ki, Avrupa Birliği, adından da anlaşılacağı gibi ortak yasama süreci, ortak kurumları, ortak bir hukuku, ortak para birimi (bir çoğunun) v.s. olan Devletler Birliğidir. Ortak Mütalaa’nın yaptığı gibi, metinden çeşitli alıntılar yaparak bunlar üzerinde konuşmak, “üye ülkelerin her birinin ekonomik ya da siyasi olarak bir diğer ülkeyle birlik kurduğunu söylemek yanlıştır” çünkü “hiçbir üye ülke bir başka üye ülkenin kurumsal düzeninin bir parçası değildir” demek bir bakıma hakikatten ve hatta hukuki gerçeklerden kaçmaktır. Çünkü, her bir üye ülkede uygulanan ve hukuki olarak üye ülkelerin yasalarının üstünde olan Birlik/Topluluk Yasası, üye ülkelerin kendi yasaları değildir ve bu yasaların ortak pazar, ortak bir para birimi, ortak dış ve güvenlik politikası gibi ortak kurumlar tarafından teklif edildiği, aktedildiği, uygulandığı, denetlendiği gerçeğini gizleyemez. Aksi takdirde, Amerika Birleşik Devletleri’nin her bir eyaletinin kendi hukuk sistemini muhafaza etmiş ve bu hukuk sitemlerine federal yasalar ve federal mahkemelerce sınırlı olarak hükmedilmesi nedeniyle, birbirleriyle birlik oluşturmadığı gibi saçma bir sonuca ulaşılır. Bu, Kıbrıs ve Yunanistan’ın, görünüşte kendi egemenliklerini muhafaza ederken, ulusüstü ortak bir yasama organı oluşturmaları ve bunun içinde Yunanistan’ın Kıbrıs’tan daha büyük bir veto hakkına sahip olması halinde, Yunanistan hukukunun resmen Kıbrıs’ta uygulanmadığı veya tam tersi olduğu gerekçesiyle, bu birliğin gerçek anlamda bir birlik olmadığı anlamına gelir. Benzer mülahazalar Yunan Kralı yönetimindeki birlik için de geçerlidir, bu Andlaşmanın kesin bir şekilde yasaklamaya çalıştığı bir durumdur.
25.Sonuç olarak, daha önce de ifade ettiğim gibi, Kıbrıs için AB’ye katılmak, açıkça, siyasi ve ekonomik olarak diğer üye ülkelerle bir birliğe girmek anlamını taşır. Ancak bundan fazlası da sözkonusudur. Bunun için bir kez daha hatırlanmalıdır ki, Garanti Andlaşmasının yasakladığı yalnızca ekonomik ve siyasi bir birlik değildir, kısmi bir birlik ve hatta böyle bir birliğe “doğrudan ya da dolaylı olarak yol açabilecek herhangi bir faaliyet” de yasaklanmıştır. Ortak Mütalaa “2. paragrafta yasaklayıcı her iki cümlenin tek sonucunun herhangi bir ülkeyle birlik oluşturmak ya da Ada’nın taksimini” yasaklamak olduğunu söyleyerek bu güçlüğü atlatmaya çalışmıştır. Bu, Garanti Andlaşmasında “herhangi bir devlet” ibaresiyle sadece tek bir devletin kastedildiğini haklı çıkarmaz (Ben bu noktanın sorgulanabilir olduğuna ilk Mütalaamda da yer vermiştim); bu, aynı zamanda I (2). maddenin içeriğinin de açıkça iki şekilde yanlış sunulmasıdır. İlk olarak, her iki cümlenin de yalnızca sonuçla ilgilendiği belirtilmektedir, oysa ikinci cümle açıkça “doğrudan veya dolaylı olarak herhangi bir ülkeyle birliğe yol açabilecek bir faaliyetin sonucuyla” ilgilidir. İkinci olarak, Ortak Mütalaa’da yasaklanmış sonuçtan doğru bir şekilde bahsedilmemektedir. Bu “herhangi bir başka ülkeyle birlik oluşturmak ya da Ada’nın taksimi”ni sağlamak değil, tümüyle ya da kısmi olarak, siyasi veya ekonomik birlik anlamındadır. Ortak Mütalaa, paragrafın lafzını yanlış bir şekilde yorumlayarak AB üyeliğinin en azından bir diğer ülke ya da ülkelerle birliğe yol açacağı gibi kaçınılmaz sonuçtan nafile şekilde kaçmaya çalışmaktadır.
26. Her ne kadar yüzölçümü küçük ve nüfusu az olsa da, 15 veya 21 üyeli bir Avrupa Birliği üyesi olarak Kıbrıs’ın daha büyük başka bir devletin (özellikle Yunanistan’ın) tahakkümü altında kalmayacağını söylemek de anlamlı değildir.21 Andlaşmayı hazırlayanların esas endişeleri ne olursa olsun, Garanti Andlaşmasının lisanında tahakkümü içeren bir üsluba yer verilmemiştir. Kıbrıs, daha küçük bir devlet olan Malta ile birleşse ve hakim olan taraf Kıbrıs olsa bile, Andlaşma lisanında bu husus aynı şekilde yasaklanabilirdi. Yasaklanan husus, kısmen ya da tamamen birleşme ve bu yönde eğilim gösteren doğrudan veya dolaylı adımlardır. Genel olarak AB üyelerinin diğer devletlere nazaran birbirlerine yakın oldukları tartışılmaz; ve eğer Kıbrıs ve Yunanistan AB üyesi olurlarsa, halklarının çoğunluğu din, dil, tarih ve benzeri bağlarla bağlı olan bu devletlerin bundan daha da yakınlaşmayacaklarını düşünmek gerçekçi değildir.
27. Ortak Mütalaa’nın reddetmesine karşın22, Uluslararası Daimi Adalet Divanı’nın Avusturya-Almanya Gümrük Rejimi davasına (1931 Ser. A/B 41) ilişkin hükmü olaylar aynı olmasa da bu konuyla ilgilidir. 1919 tarihli Saint-Germain Andlaşmasının 88. Maddesi ile Avusturya, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin rızası olmadan bağımsızlığından feragat etmemeyi ve özellikle başka bir devlete katılarak, bağımsızlığını doğrudan ya da dolaylı olarak veya herhangi bir şekilde tehlikeye atacak her türlü hareketten kaçınmayı taahhüt etmiştir. 1922 Protokolu, ekonomik bağımsızlığın da buna dahil olduğunu ve Avusturya’nın herhangi bir devlete, bağımsızlığını tehdit etmeye yönelik özel bir rejim veya menfaat sağlayarak ekonomik bağımsızlığına zarar veremeyeceğini açıkça belirtmiştir. Avusturya 1931 yılında Almanya ile aralarındaki gümrük tarifelerini kaldırarak ve dışarıya karşı ortak gümrük vergisi uygulayarak gümrük birliği oluşturacak şekilde bir Andlaşma imzalamıştır. Bu Andlaşmalarla yasaklanan hususların bedeli şimdiki durumdan daha yüksekti… Siyasi veya ekonomik birleşmedense bağımsızlığın kaybı sözkonusuydu… ve öngörülen gümrük birliği Ortak Pazar veya AB’ye göre çok daha mütevaziydi. Bununla beraber, Uluslararası Mahkeme, Avusturya’nın bu düzenlemelere dahil olmakla Andlaşmalardan doğan yükümlülüklerini ihlal ettiğine karar vermiştir. Çoğunluktaki 8 Yargıçtan biri olan Yargıç Anzilotti, ayrı görüşünde Saint-Germain Andlaşmasının 88. maddesindeki (ekonomik bağımsızlığa veya bununla ilgili özel sorumluluklara açıkça atıfta bulunmayan) genel yükümlülüklerin bile bu tür bir düzenlemeyle ihlal edildiğini belirtmiştir. Ortak Mütalaa’nın gözlemlediği gibi, Yargıç Anzilotti’nin görüşü Avusturya ile Almanya arasındaki ekonomik gücün eşitsizliğine dair olduğu halde, bu, çoğunluktaki diğer üyelerin görüşlerinin arasında yer almamaktadır. Garanti Andlaşmasını hazırlayanlar, bu emsalden muhakkak ki haberdardılar.23
28.Devam eden bu analizin ışığında, Ortak Mütalaa’nın 17. paragrafında atıfta bulunulduğu gibi, tarafların müteakip uygulamalarının zayıf ve tek bir örnekle reddedilemeyeceği açıkça ortaya çıkmıştır. Burada vurgulanan nokta ne İngiltere ne de Türkiye’nin Kıbrıs’ın AET ile 1972 tarihli Ortaklık Anlaşmasına taraf olmaması amacıyla Garanti Andlaşmasına değinmemiş olmaları, dolayısıyla Kıbrıs’ın AB’ye tam üyeliğinin Garanti Andlaşmasına aykırı olmayacağı anlamına gelmediğidir.(Türkiye aslında bu Andlaşma’ya farklı platformlarda itiraz etmiştir.) Yine de, bunun üzerinde fazlasıyla durmak yanlış olacaktır. Bir ilk oluşturan sözkonusu Ortaklık Anlaşması, nispeten derin bir ilişki öngörmeyen ve tercihli ticaret anlaşmasından biraz daha kapsamlı bir düzenlemeydi. Bu tür anlaşmalar her şekilde mutlaka AET’na tam üyelik sonucunu doğurmamıştır, ayrıca Türkiye o zaman protesto etmemek için her türlü sebebe sahip bulunmaktaydı. (İngiltere’den bahsedilmiyor, çünkü o günlerde İngiltere kendisi de AET’na girmek üzereydi). SS Lotus Davası24 varsayımların muğlak olması nedeniyle, diğer kanıtların bulunmaması halinde, varsayımlardan hareketle ilgili devletin itiraz etmeye ya da protesto etmekten kaçınmaya hukuki olarak zorunlu olduğunu değerlendirmenin güvenilir olmadığını öğretmiştir.25
29. Ortak Mütalaa, 21 ve 23. paragraflarda, AB’nin ve daha az da olsa Güvenlik Konseyi’nin uygulama yönündeki olumlu tavırlarını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, Mütalaamın26 vakıalarla ilgili kısmında atıfta bulunduğum üzere, 1993 tarihli Avrupa Komisyonu görüşünün dayanağı, AB’nin KKTC’nin tanınmayacağına ilişkin kararıdır, bu nedenle, Kıbrıs Türklerinin Güney’deki Hükümetin bütün Kıbrıs’ı temsil etmediği ve bu itibarla sözkonusu başvurunun kabul edilemeyeceği yolundaki itirazı reddedilmiştir. Bununla birlikte, benim ilk mütalaamdan da görüldüğü ve yukarıda 5. paragrafta açıklandığı üzere, KKTC’nin egemenlik ve temsille ilgili tezleri benim buradaki görüşlerimin temeli değildir.27 Komisyon Görüşü, tahminen, daha önce bahsedilen genel politikayla tutarlı olabilmek için, Garanti Andlaşmasına ve Kıbrıs Anayasasına dayanan tezleri ciddi olarak değerlendirmemiştir.
30. Ortak Mütalaanın 22. paragrafında yer alan iddianın tersine, AT Anlaşması’nın 234. (şimdi 307) maddesinin bu tartışmayla gerçekten bir ilgisi yoktur. Bu maddenin işlevi, üyelerin Birliğe dahil olmayan ülkelere karşı daha önceden mevcut olan uluslararası yükümlülüklerini korumaktır. Kıbrıs AB üyesi değildir. Yunanistan ve İngiltere ise AB üyesi ülkelerdir. Fakat böyle bir koruma, normal olarak, başka türlü olması halinde bir ihtilafa sürüklenebilecek olan üye Devletin isteği üzerine gerçekleşir,28 ve eğer ne İngiltere ne de Yunanistan gündeme getirmezse, Komisyon’un bu konuyu gündeme getirmesi ihtimal dahilinde değildir.29 Herşeyden önemlisi, Viyana Konvansiyonu’nun (veya uluslararası örfi hukukun) Andlaşmaların yorumlanmasıyla ilgili hükümlerinde, bir Andlaşmaya taraf olmayanların (bu olayda, AB) sonraki fiillerinin Andlaşmanın yorumuyla ilgili olduğunu söyleyen hiç şey yoktur. Esasen, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Andlaşmalar Hukuku’yla ilgili çalışmaların nihai taslak maddeleri arasında yer alan ve Viyana Konvansiyonu’nun 31. maddesine de temel olan 27. maddeye ilişkin yorumunda; “tarafların Andlaşmanın yorumlanmasına ilişkin mutabakatlarını ortaya koyan ve anlaşmanın uygulanmasıyla ilgili sonraki fiillerinin” dikkate alınması gerektiğini belirten paragraf 3(b)’deki, “taraflar”ın Andlaşmaya taraf olan devletlerin tamamı olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.30 Türkiye Garanti Andlaşması’na taraf olan diğer devletlerin yorumunu kabul etmemektedir ve bu şekilde, Viyana Konvansiyonu’na göre de, Andlaşma’nın diğer taraflarının yoruma ilişkin mutabakatlarının dikkate alınması gerekli değildir. AB gibi, taraf olmayanların uygulamalarının dikkate alınması da gerekmez.
31. Benzer mülahazalar, Güvenlik Konseyi’nin AB ile Kıbrıs Rum yönetimi, ve sadece onlarla, katılım müzakerelerinin başlamasına destek verme kararına da mümkün mertebe uygulanabilir.31 Şu da unutulmamalıdır ki, Güvenlik Konseyi esasen bir siyasi organdır ve aynı şey yeni üyelerin kabulü hakkında karar verirken AB için de geçerlidir.
32. Ortak Mütalaanın 24. ve 27. paragrafları Avusturya’nın AB’ye katılımının ele aldığımız konuyla kıyaslanabilir olduğunu ileri sürmektedir. Ben bu iddiayı halihazırda 21 Temmuz 1997’deki tamamlayıcı notum ile cevaplamış bulunmaktayım (Bu Mütalaanın 2.Eki) ve ilave etmem gereken çok az şey bulunmaktadır. Ortak Mütalaa’nın çürütemediği temel düşüncem, mevcut durumun aksine, 1955 tarihli Avusturya Devlet Andlaşması’na taraf olan devletlerden hiçbirinin, neticede Avusturya’nın AET’ne katılma yönündeki güçlü isteğine itiraz etmemiş olmamasıdır. Başlangıçta kuşkularını ifade eden Sovyetler Birliği, daha sonra karşı çıkmamaya karar vermiştir.32 Eğer bir Andlaşmaya taraf olanların hepsi muhtemel bir ihlala muvafakat verirler veya haklarından feragat ederlerse konu kapanır. Burada, çok önemli bir fark bulunmaktadır, çünkü Türkiye açık bir şekilde Kıbrıs’ın AB’ye katılmasına karşı çıkmakta ve her düzeyde bunu tekrarlamaktadır.
33. Bu noktada, Ortak Mütalaa’da yer alan bir başka hususa değinmek istiyorum.33 Burada şöyle deniliyor: “Eğer (Garanti Andlaşması’nın) I. Madde’sinin 2. Paragrafı, Kıbrıs’ın AB’ye üye olmasını yasaklıyor şeklinde yorumlanırsa, bu yasak daimi ve koşulsuz olmalıdır. Türkiye’nin AB’ye üye olup olmaması veya üyeliğin ne zaman olacağı meselesiyle bir ilgisi yoktur.” Kelime anlamıyla bakıldığında, yasağın koşulsuz olduğu doğrudur ve sadece Türkiye’nin AB’ye kabul edilmesi, otomatik olarak Kıbrıs’ın üyeliği önündeki hukuki engeli kaldırmaz. Bu görüşe verilecek cevap, önceki paragrafta verilen ile aynıdır- feragat etmek. Bir çok kişinin itirazından vazgeçeceğine dair spekülasyon yapmasına rağmen, Türkiye’nin Birliğe kabul edilmesi halinde, Kıbrıs’ın üyeliğine ilişkin itirazından vazgeçmeye niyetli olup olmadığı konusunda bilgi sahibi değilim. Kesin olan şey, Türkiye bu itirazından vazgeçerse, Garanti Andlaşması’nda yer alan yasaklama “daimi” olmayacaktır.34
34. Yukarıda yer alan bütün bu sebeplerle, Ortak Mütalaa’da Garanti Andlaşması’nın yorumuna ilişkin görüşümü değiştirmeme yol açacak hiç bir şey bulunmamaktadır. Özellikle, Kıbrıs’ın AB’ne katılımı (hatta katılmak için müracaat etmesi) I. Madde’nin ihlali olacaktır. Ayrıca, Yunanistan ve İngiltere II. Madde uyarınca, Kıbrıs’ın bağımsızlığını I. Madde’de tanımlandığı şekilde garanti etmek ve “kendilerini ilgilendirdiği ölçüde” doğrudan ya da dolaylı olarak bu yasak birleşmeyi teşvik etmeyi amaçlayan bir faaliyeti engellemek yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülüğün, Yunanistan ve İngiltere’nin üyelik için başvuruyu herhangi bir şekilde teşvik etmekten kaçınmalarını gerektirdiği hususu son derece tartışmalı olsa da, AB içinde kullanacakları basit bir veto yoluyla üyeliği engelleme imkanına sahip oldukları kesindir.
KIBRIS ANAYASASI: BAZI İLAVE NOKTALAR
35. Şimdi Ortak Mütalaa’da vurgulanan başka iki konuya değineceğim: Kıbrıs Anayasası’nın 50. Maddesi ve “en ziyade müsaadeye mazhar devlet” muamelesi.
36. Anayasa’nın 50. Maddesi’ni ilk mütalaamın (özellikle) 14, 34,38, 47, 48 ve 109. Paragrafları’nda ve bu mütalaamın 15-20. Paragraflarında ele almıştım. Hatırlanacağı üzere, Anayasa’nın bu hükmü, hem (Kıbrıslı Rum) Cumhurbaşkanına hem de (Kıbrıslı Türk) Cumhurbaşkanı Yardımcısına, uluslararası örgütlere (Yunanistan ve Türkiye birlikte üye olmadıkça) üyelik dahil olmak üzere, dış ilişkiler konusunda veto yetkisi vermiştir. Ortak Mütalaa’nın 28-34. Paragraflarında, 1959’dan beri Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için bir seçim yapılmamış olması ve bu görevi üstlenen son kişinin ölmüş bulunması nedeniyle bu hükmün uygulanamayacağı, ancak bu durumun, Kıbrıs’ın uluslararası örgütlere üyelik dahil uluslararası ilişkiler kurmasını engelleyemeyeceği ileri sürülmektedir.
37. Bu iddia karşısında gerçekleri ve hukuku ilgilendiren meseleler hakkında pek çok soru ortaya konulabilir. Örneğin, Cumhurbaşkanı Yardımcısının mevcut olmayışının sebebinin tamamen veya büyük ölçüde Kıbrıs Rum çoğunluğunun hatası olması hiçbir fark yaratmayacak mıdır?, Zaruret Hali Doktrini, Anglosakson hukuk sisteminin uygulandığı ülkelerin anayasa hukuklarında geçerli bir yere (son derece tartışmalı bir konudur) sahip midir? Ancak daha temel bir biçimde, Ortak Mütalaa iki önemli noktayı gözden kaçırmaktadır. Birincisi, 50. Madde, Kıbrıs Anayasası öngörülen sonuçlarından ayrı olarak, Garanti Andlaşması’daki doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir devletle, tamamen ya da kısmen, ekonomik veya siyasi bir birliğe yol açabilecek fiillerin yasaklanması konusunu açıklığa kavuşturmaktadır. Daha önce (yukarıda, özellikle 19. Paragrafta) belirttiğim üzere, her iki toplumun temsilcilerine uluslararası örgütlere üyelik konusunda veto hakkı verilmesi ve sonra Yunanistan ve Türkiye’nin halihazırda birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşların bu vetonun kapsamından çıkarılması, uluslararası örgütlere üyeliğin, (bu garantiler olmaksızın) siyasi ve ekonomik bağımsızlığı tehlikeye düşürme potansiyeline sahip olduğunun düşünüldüğünü göstermektedir. Uluslararası örgütlere üyelik konusunda veto hakkı verilmesinin (ve buna istisna getirilmesinin) Garanti Andlaşması’nın yazımı aşamasında, I(2). Madde çerçevesinde, tartışılmış olması gerçeği, bunu teyit etmektedir. Ayrıca, bu sadece Anayasa ve Garanti Andlaşması gibi iki ayrı belgenin tesadüfen bir araya gelmesi de değildir. Bu belgelerden ilki, sıradan bir anayasa değil, son derece alışılmadık bir şekilde, Garanti Andlaşması gibi uluslararası bir anlaşmayla garanti altına alınmış bir anayasadır. Garanti Andlaşması’nın I. Maddesi uyarınca, Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer şeyler meyanında “Anayasası’na saygı gösterilmesini” sağlama taahhüdü üstlenirken, diğer üç Devlet (garantör devletler) II. Madde uyarınca, diğer şeyler meyanında, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın Temel Maddeleri ile kurulan düzeni (state of affairs) “tanımayı ve garanti etmeyi” taahhüt etmişlerdir.
38. Ortak Mütalaa’da gözardı edilen ikinci önemli husus şudur: Hatırlanacağı üzere (yukarıdaki 17. Paragrafa bakınız) 50. Madde, Anayasa’nın açık bir şekilde değiştirilemez hale getirilen “ Temel Maddelerinden” birisidir. Kıbrıs Rum yönetimi Anayasa’nın bazı bölümlerini “etkisiz” ilan etmesine rağmen, esasen Anayasa’yı bilfiil değiştirme iddiasında olmamıştır. Ancak, böyle davranmış olsaydı bile, Kıbrıs’ın uluslararası yükümlülükler çerçevesinde saygı göstermesi gereken, orijinal “Anayasa” ve temel özelliği, diğer üç devlet tarafından garanti altına alınan yetki paylaşımını da içeren, “(orijinal)Temel Maddeler tarafından kurulan Düzen (state of affairs)”dir. ( Garanti Andlaşmasının II.(1) Madde’sine bakınız). Bu, Garanti Anlaşması’nın lafzı, yazım süreci (Bu hususa, özellikle ilk mütalaamda değinilmiştir.) ve giriş bölümüyle yeterince açık hale getirilmiştir. Giriş bölümü, “Dört devlet;
a) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin Anayasa’nın Temel Maddeleri tarafından tesis edildiği ve düzenlendiği biçimde muhafazasının kabul edilmesinin ortak çıkarları olduğunu gözönünde tutarak,
b) Anayasa tarafından kurulan düzene saygı gösterilmesini sağlamak için işbirliğini arzu ederek,
şu konularda mutabık kalmışlardır:” şeklindedir.
Böylece, uluslararası hukuk bakımından devletlerin çoğu anayasalarını, mevcut iç hukuklarına uyarak veya uymaksızın35, istedikleri biçimde değiştirebilirken, bu özel temel yasa farklıdır. Kıbrıs, Andlaşma ile Anayasası’na saygı göstermeyi kabul etmiş, diğer üç devlet de Temel Maddeler tarafından tesis edilen düzeni (state of affairs) tanımış ve garanti etmişlerdir. Bu, garantörlerin sadece vazifesi değildir. Bunun yanısıra, Kıbrıs’ın bu Andlaşma’ya uymasında garantörlerin birlikte veya ayrı ayrı, uluslararası yasal çıkarları mevcuttur. Bu normal bir durum değildir. Böylece, büyük ölçüde standart bir durum üzerine odaklanarak Ortak Mütalaa, bu konunun özelliklerine adil bir şekilde yaklaşmakta başarısız kalmıştır.
39. İlk Mütalaamın 109. Paragrafının bir bölümünde, Anayasanın 170.(1) Maddesi’ndeki en ziyade müsaadeye mazhar devlet muamelesine ilişkin hüküm hakkında ilave bir açıklama yapmıştım. Ortak Mütalaa’nın 35-37. paragrafları bu konuya ayrılmıştır. Ortak Mütalaa’nın yazarları, değinmediğim konulara ya da bahsettiğim, ancak en azından bir ölçüde yanlış anladıkları hususlara saldırmışlardır. Madde 170(1), “Cumhuriyet, mahiyetleri ne olursa olsun, bütün anlaşmalar bakımından, Yunanistan Krallığına, Türkiye Cumhuriyetine ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığına, uygun koşullar içeren anlaşmayla, en ziyade müsaadeye mazhar devlet muamelesi uygular” hükmünü getirmiştir. Madde 182 ve EK:III’den de görüleceği üzere, bu Anayasa’nın değiştirilemez Temel Maddelerinden birisidir. Dört taraf devlet arasındaki Kuruluş Andlaşması’nın F Ekinin İkinci Bölümü’nde de bu durum, neredeyse aynı terimlerle ifade bulmuştur. Bunun Türkiye’ye (veya diğer iki garantör devlete) müktesep bir hak verdiğini söylemedim; kullanılan ifadenin (“anlaşmayla” ve “uygun şartlarda”), bu muamelenin ileriye yönelik bir taahhüt (pactum de contrahendo) olduğunu açıklığa kavuşturduğuna katılıyorum. Sonuç olarak, Kıbrıs’ın Türkiye olmadan AB’ye girişinin, en ziyade müsaadeye mazhar devlet olma konusunda Türkiye’nin mevcut bir hakkını ihlal edeceğini iddia etmedim. Aksine, Ortak Mütalaa’nın vurguladığım iki hususu layıkıyla ele almamış olduğu düşüncesindeyim.
40. İlk olarak Madde 170(1), 1959’da mutabık kalınan Temel Yapı’nın 23.(1) Maddesini kelime kelime tekrarlamaktadır. 12 Şubat 1959’da üç Dışişleri Bakanı’nın36 Londra’daki Toplantısı’nda bunun yorumunun tartışıldığını vurgulamıştım. Lord Perth’in sorusuna cevaben Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları, “Amacın Kıbrıs ile üç (garantör) devlet dışındaki ülkelerin daha elverişli ikili anlaşmalar yapmasını engellemek” ve ayrıca ne Yunanistan’ın ne de Türkiye’nin Kıbrıs’ta birbirlerinden daha elverişli bir konum elde etmeleri ihtimaliden kaçınmak -örneğin, Yunanistan’ın bir çeşit ekonomik enosis kurması” (vurgu eklenmiştir) olduğunu belirtmişlerdir. Ortak Mütalaa,37 vurgunun Yunanistan ya da üçüncü devletler ile yapılacak ikili anlaşmalar üzerinde olduğunu iddia etmektedir. Ancak, Madde 170(1)ve daha önce kabul edilen Temel Yapı’nın çerçevesi ikili anlaşmalarla sınırlandırılmamıştır ve en geniş şekilde “mahiyeti ne olursa olsun bütün anlaşmaları” kapsayacak şekilde kaleme alınmıştır. Amaç, a) Üç garantörün herhangi bir diğer devletten daha az elverişli muameleye tabi olmamalarının sağlanması; ve en az onun kadar önemli, b) Kıbrıs’ın, Yunanistan’a veya Türkiye’ye, burada Türkiye’yi de söylemek lazım, özel ekonomik avantajlar sağlayarak, tarafların önlenmesi konusunda çok istekli oldukları, ekonomik birlik (tam veya kısmi, doğrudan ya da dolaylı) sonucunu yaratabilecek veya ekonomik birliğe doğru gidebilecek bir durumdan kaçınılmasıdır. Ortak Mütalaa’nın inkar etmediği ve edemeyeceği şey, Kıbrıs’ın Ortak Pazar’a Türkiye üye olmadan girmesinin, bu ülkenin Yunanistan’a Türkiye’ye göre daha elverişli muamele etmesine imkan tanıyacak olması ve aslında bunu zorunlu kılmasıdır. Bu durumun tam tersi de geçerlidir. Bu ise, Garanti Anlaşması’nın ihtiyatlı bir şekilde engel olmaya çalıştığı ekonomik birliği (“tam veya kısmi”) teşvik (“doğrudan veya dolaylı”) edebilecek ve böylece Garanti Anlaşması’nın en önemli amaçlarından birine aykırı olacaktır. İkinci olarak, yasaklanmış birliğe yönelik adımlar konusunu bir kenara bıraksak bile, Kıbrıs’ın Türkiye olmadan AB’ye katılması halinde, Türkiye’nin bu ülkeyle ilişkilerinde en ziyade müsaadeye mazhar devlet statüsüne sahip olamayacağı oldukça açıktır. Bu husus Ortak Mütalaanın yazarları tarafından da inkar edilmemektedir. Aslında, farklı bir amaçla olsa bile, onlar da bu hususu vurgulamaktadırlar. Gümrükler ve Tarifeler Genel Anlaşması’nda ve diğer belgelerde istisna getirilen “gümrük birliği” uygulaması yüzünden, yapılması öngörülen en ziyade müsaadeye mazhar devlet anlaşması imzalanmış olsaydı bile, eşitsiz bir muamelenin ortaya çıkması ihtimali bulunabileceği doğru olabilir. Ancak bu, böyle bir anlaşmanın içeriğiyle ilgili spekülasyon yapmak olacaktır.38
DİĞER HUSUSLAR:
41.Ortak Mütalaa’nın 37. Paragrafı ayrıca şunu ileri sürmektedir. “Kıbrıs ile Türkiye arasındaki 1963 tarihli Ticaret Anlaşması’nın 1. Maddesi’nin, açık bir şekilde, Kıbrıs’ın AET gibi bir ekonomik topluluğa gireceğini veya girebileceğini öngördüğü unutulmamalıdır. Bu durum, Garanti Andlaşması’nın I. Madde’sinin 2. Paragrafı'nın böyle bir katılımı daimi olarak engellediği tezi ile çelişmektedir” Ancak, Ortak Mütalaa’da atıfta bulunan hüküm şu şekildedir:
“Yukarıda bahsolunan en ziyade müsaadeye mazhar devlet muamelesi;
(c) Taraflardan her birinin, gümrük birliği, serbest ticaret bölgesi veya bir ekonomik topluluğa şimdiki veya gelecekteki katılımı, girişi veya ortaklığı çerçevesinde, diğer ülkelere verdiği veya gelecekte vereceği ayrıcalıklara, vergi(ücret) muafiyetine, tercihlere veya imtiyazlara uygulanamaz.”
İfadenin son derece genel ve hatta kuramsal olduğuna dikkat edilecektir. Bu ifade kesinlikle, Türkiye’nin Garanti Andlaşması dolayısıyla sahip olduğu AB üyeliğine itiraz etme hakkından feragat etmesi ile aynı manaya gelmez. Zaten bu konuya da değinmiyor ve sadece Kıbrıs’ın hukuka uygun bir şekilde bu tür ekonomik gruplardan birine katılımı veya ortaklığı halinde en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsünün sonuçlarının ne olacağını ele alıyor.39 Ortak Mütalaa’nın bu paragrafı da, mütalaanın yazarlarının, söylemediğim sözleri söylemişim gibi sunmalarına bir başka örnektir. Garanti Andlaşmasının I(2) Maddesi’nin AB’ye girişi daimi bir şekilde yasakladığını söylemedim, gerek bu mütalaamda, gerek ilk mütalaamda tekrar tekrar ifade ettiğim gibi, Garanti Andlaşması’nın bütün tarafları üyelik konusunda mutabık kaldıkları takdirde, ortada bir engel bulunmamaktadır.40
42. Mütalaamın 112-119. Paragraflarında, Komisyon’un ve Avrupa Adalet Divanı’nın da kabul ettiği gibi, Kıbrıs Rum yönetimi Ada’nın KKTC tarafından kontrol edilen kesiminde etkin bir otorite kurmaya muktedir olmadıkça, AB hukukunun Kıbrıs’ın tamamında uygulanmasının pratik zorluğuna dikkat çekmiştim. Bu durum Kıbrıs Cumhuriyeti adına aktedilen yükümlülüklerin diğer üyelere karşı tam olarak yerine getirilmesine ve diğer üyelerin Kıbrıs’a karşı yükümlülüklerine bir engel teşkil edecektir. Bu hususa Ortak Mütalaa’da değinilmemektedir. Muhtemelen başvurunun görüşülmesine teknik bir engel teşkil etmeyecek olan bu gerçek, katılım gerçekleşirse, örneği görülmemiş bir temel pratik sorun olacaktır. AB, Kıbrıs’taki çatışan toplumlara bir çözüme ulaşmaları konusunda baskı yapmak için bu hususu görmezlikten gelmeye karar vermiştir. Ancak böyle bir çözüme gerçekten ulaşılmadıkça, fiiliyattaki sorunlar var olmaya devam edecektir.
43. İlk Mütalaamın 78-94. Paragraflarında, sözkonusu Andlaşmaların, ve özellikle Garanti Andlaşması’nın, geçerli olup olmadığını ve geçerli iseler sona erdirilip erdirilmediklerini değerlendirmiştim. Bu konuda, özellikle taraflar Andlaşmaların yürürlükte olduğu konusunda mutabık gözüktüklerinden, bir sıkıntı bulunmadığı sonucuna varmıştım. Ortak Mütalaa bunu reddetmiyor,41 ancak, bu mütalaada değinmemem gereken bir ifade kullanılmıştır. 38. Paragrafta şöyle denilmektedir:
“Bu Mütalaada, Garanti Andlaşması’nın I. Maddesi, veya Anayasa’nın 50. veya 170 Maddelerinin, Kıbrıs’ın AB’ye katılımını engelleyeceği şeklinde yorumlanması halinde ortaya çıkabilecek meseleleri ele almak gerekli görülmemiştir. Bu varsayımda bile, Türkiye’nin Garanti Andlaşması’na yönelik kendi ihlallerinden dolayı, herhangi bir itirazda bulunabileceği son derece şüpheli olacaktı. Ancak bizim düşüncemize göre, bu üç maddenin manası çok açıktır. Böylece, bir tarafın kendi hareketlerinin teşkil ettiği hukuki mani (estoppel), veya ihlal ettiği bir Andlaşmanın hükümlerine kendisinin dayanamayacağı ilkesinin uygulanması hususu sözkonusu olmayacaktır.”
Ortak Mütalaa’nın yazarları Türkiye’nin ihlal ettiğini iddia ettikleri Garanti Andlaşmasına dayanamayacağı savlarına herhangi bir sebep göstermemektedirler. Böyle bir şeye teşebbüs etmiş olsalardı, vakıa ve hukuka ilişkin sayısız meseleyle uğraşmak zorunda olacaklardı. Bu hususlar arasında aşağıdakiler de yer almaktadır: 1960’larda toplumlararası ilişkilerin bozulmasının ardındaki gerçekler nelerdi, kim suçluydu, ve hukuki sonuçları nelerdi? Zaruret hali doktrini veya bir başka doktrin değiştirilemez ve yerleşmiş anayasal hükümlere uymamayı meşrulaştırır mı? Yunan cuntasının destekleyicileri tarafından yapılan 1974 askeri darbesinde tam olarak ne oldu, kimler sorumluydu ve ne tür hukuki etkileri oldu? Bu darbe Türkiye’nin müdahalesini haklı kıldı mı? IV. Maddedeki müdahale hakkı daha önceden var olan kurallar ya da daha sonra ortaya çıkan uluslararası hukukun buyruk kuralı (ius cogens) veya BM Şartının 103. Maddesi ile geçersiz mi olmuştur? Müdahale hukuka uygun ise, Türkiye’ye Kıbrıs’ta kalma hakkını verdi mi, öyle ise hangi şartlar altında? KKTC’nin kuruluşunun hukuki sonuçları neydi? Güvenlik Konseyi’nin konuya ilişkin çeşitli kararlarının anlamı ve etkisi nedir? gibi. Bu sorular ilk mütalaamın kapsamı dışındaydı ve özellikle Ortak Mütalaa’nın yazarları hiç bir ayrıntılı sebep göstermeyip sadece desteksiz iddialarda bulundukları için, bu konuları burada da incelemek gereksiz görünmektedir. Keza, hem Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, hem de uluslararası örfi hukuk uyarınca, Andlaşmanın askıya alınmasını veya bir Andlaşmayı uygulamayı reddetme hakkını ileri süren tarafın, Andlaşma yükümlülüğünü üstlenmiş olmanın yasal sonuçlarını gözardı etme yönündeki talebini ortaya atması ve yerine getirmesi gerekir.
SONUÇ:
44. Bu nedenlere, sonuç olarak ilk mütalaamda belirtmiş olduğum görüşlerimi muhafaza etmekteyim. Bu çerçevede bilhassa, (1) AB’ye katılma müracaatında bulunmanın ya da katılmanın, Kıbrıs’ın uluslararası yasal yükümlülüklerinin ve özellikle Garanti Andlaşması’nın I. Maddesi ile uluslararası garanti altına alınmış Anayasası’nın ihlali olacağı; (2) Bu başvuruya destek olan Garantörlerden her birinin, birbirlerine karşı ve bir bütün olarak Kıbrıs’ta yaşayanlara karşı uluslararası yasal yükümlülüklerini ihlal etmiş olacağı; (3) Yunanistan ve İngiltere’nin bu tür girişimleri engellemek üzere, Garanti Andlaşması’nın özellikle II. Maddesi uyarınca, sahip oldukları yasal gücü kullanmak ve katılımı özellikle veto etmekle yükümlü bulundukları; (4) Eğer Kıbrıs, siyasi sorun çözülmeden AB’ye kabul edilecekse, bunun fiiliyattaki etkilerinin, Birliğe kabul edilen varlığın, diğer üyelere karşı tüm yükümlülüklerini gerçekleştirememesi ve muhtemelen diğer üyelerin de, Kıbrıs’ın bütününe ve Ada’da yaşayanlara olan sorumluluklarını tam olarak yerine getirememesi olacağı görüşündeyim.
Maurice Mendelson, QC Blackstone Chambers
12 Eylül 2001 Temple,
Londra, EC4Y 9BW
EK- I
KIBRIS CUMHURİYETİNİN AVRUPA BİRLİĞİNE KATILMAK İÇİN YAPTIĞI MÜRACAAT HAKKINDA PROF. M.H. MENDELSON’UN, Q.C. MÜTALAASI
(6/6/1997)
1. Kıbrıs’taki Kıbrıs Rum makamlarının Avrupa Birliğine üyelik için yaptıkları müracaatla ilgili olarak mütalaam istenmiştir.
2. Özetle, mevcut anlaşmalar ve ilgili belgeler uygun olarak yorumlandığında, Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası hukuk bakımından Türkiye’nin üyesi olmadığı Avrupa Birliğine katılmak için müracaat etmeye veya başvuruda bulunmuşsa katılmaya hakkı bulunmadığı görüşündeyim. Ayrıca, AB üyesi ve sözkonusu Anlaşmalara taraf olarak Yunanistan ve İngiltere bu katılımı engellemekle yükümlü bulunmaktadırlar. Binaenaleyh, Avrupa Birliği hukuku açısından da bu katılımla ilgili ciddi yasal engeller bulunmaktadır.
DURUM-VAK’ALAR
3. Daha sonra belirgin hale gelecek sebeplerden dolayı, gerçeklerin biraz ayrıntılı olarak ortaya konulması arzu edilmektedir.
4. 5 Şubat 1959 tarihinde Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması amacıyla Yunan ve Türk Hükümetleri arasında Zürih’te müzakerelere başlandı.1 Gördüğüm belgelerin metinlerinde yer almamasına rağmen, Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarının liderleri arasında da istişareler de bulunulduğu anlaşılmaktadır.2 Bağımsız bir devletin kurulması hususunda 11 Şubat 1959 tarihinde anlaşmaya varıldı. Başbakanlar Karamanlis ve Menderes “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı”’nın taslağını, bir tarafta Kıbrıs Cumhuriyeti ile diğer tarafta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasındaki Garanti Andlaşması taslağını ve Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasındaki İttifak Andlaşması taslağını parafe ettiler. Bu belgeler Fransızca olarak hazırlandı ve “Zürih Anlaşması” olarak tanındı. Zürih Anlaşması Yunanistan ile birlik veya “enosis” için baskı yapan Kıbrıs Rum toplumu ile Ada’nın paylaşılması için (“taksim”) bastıran Kıbrıs Türk tarafı arasında bir uzlaşmayı temsil etti.3
5. 11 Şubat 1959 tarihinde ayrıca, Yunanistan Dışişleri Bakanı Averoff ve Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu, İngiltere Dışişleri Bakanı ile istişarelerde bulunmak üzere Londra’ya gittiler. Bu istişareler sırasında Kıbrıs’ın belirli bölgelerinin İngiltere’nin egemenliği altında bırakılacağı hususunda görüş birliğine varıldı.12 Şubat 1959 tarihinde İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanlarının İngiltere Dışişleri Bakanlığında yaptıkları toplantının tutanaklarına başvurdum. İngiltere Dışişleri Bakanının üç ülke arasında anlaşmaya varılacak olması halinde Kıbrıs Rum ve Türk heyetlerinin konferans için Londra’ya davet edilebileceklerini belirttiği bu tutanaklarda yer almaktadır. Averoff, Başbakanının Zürih Anlaşmasını Başpiskopos Makarios’a açıkladığı, Makarios’un tepkisinin olumlu olduğu ve asıl belgeleri o akşam göreceği, Kıbrıs Rum toplumunun Başpiskopos’un mutabık kalacağı herhangi bir şeyi kabul edeceği bilgisini vermiştir.
6. İngiltere Dışişleri Bakanı ardından Zürih Anlaşması’nın belgeleriyle ilgili bazı sorular sormuştur. İlk soru Garanti Anlaşmasının birinci maddesinin ikinci paragrafı hakkındadır. Birinci madde şöyledir;
“Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini muhafazayı ve anayasasına saygıyı güven altına almayı taahhüt eder.
Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle herhangi bir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik birliğe girmeyeceğini taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu amaçla, adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeyi teşvik etmeye vesile olan her türlü hareketi yasaklar.”4
7. İkinci paragrafla, Kıbrıs’ın, örneğin (şayet kurulduğu takdirde) (Avrupa) Serbest Ticaret Bölgesi gibi, tüm uluslararası birliklere mi üyeliğinin engellemesinin kastedildiği sorusu da görüşmede sorulmuştu. Zorlu, paragrafın “taksimin ve (Yunanistan ile veya bir başka ülkeyle) Enosis’in yasaklanmasını kastettiğini” açıkladı. Averoff mutabık kaldı – “ yazım özellikle Enosis yönündeki, örneğin Kıbrıs ve Yunanistan’ın Yunan Hükümdarlığı altında birleşmesi gibi, muhtemel Yunan tertiplerinin engellemesi amacıyla belirlendi.” “Zorlu ve Averoff, örneğin Dünya Posta Birliği veya herhangi bir Serbest Ticaret Sahası gibi Türkiye ve Yunanistan’ın her ikisinin üyesi oldukları uluslararası kuruluşlara Kıbrıs’ın üyeliğine herhangi bir itirazın olmayacağını açıklıkla kaydetmişlerdir.”
8. Temel Yapının 23’üncü maddesiyle ilgili olarak da bir soru gündeme geldi. Sözkonusu madde şunu öngörmekteydi.
Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’ye, niteliği ne olursa olsun, yapacağı her türlü anlaşma için en ziyade müsaadeye mazhar ülke koşulunu tanıyacaktır.
Bu hüküm, İngiltere’ye tanınacak askeri üs ve kolaylıklarla ilgili olarak Kıbrıs Cumhuriyeti ile İngiltere arasında imzalanan Andlaşma uygulanmayacaktır.
Lord Perth, bunun kaleme alındığı hali ile Kıbrıs’a ekonomik zararları olabileceğini belirtti. Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları, buna, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) tercihinin muhafazasına engel olunmayacağı ve “Amacın Kıbrıs ile üç ülkenin dışındaki ülkeler arasında daha elverişli ikili anlaşmalar yapılmasının engellenmesi ve ayrıca, Yunanistan veya Türkiye’nin Kıbrıs’ta diğerine karşı ekonomik açıdan daha elverişli bir konumu, Yunanistan için örneğin bir ekonomik enosis tesis edilmesi gibi, elde etmesinin önlenmesi”(italikle yazılanlar bana aittir) olduğu cevabını verdiler.
9. 17 Şubat 1959 tarihinde, İngiltere Hükümeti Zürih Anlaşmasını incelediğini ve “Yunanistan, Türkiye ve İngiltere Dışişleri Bakanları arasında 11-16 Şubat 1959 tarihleri arasında gerçekleştirilen istişareleri dikkate alarak”, özellikle iki egemen üs bölgesinin İngiltere’nin elinde tutulması ve “Kıbrıs’taki çeşitli toplumların temel insan haklarının korunması” amacıyla anlaşmaya varılacak olması hükmü saklı kalmak şartıyla bu belgeleri Kıbrıs sorununun nihai çözümü için üzerinde mutabakata varılmış temel olarak kabul ettiğini açıkladı.5
10. 17 ve 19 Şubat 1959 tarihlerinde, Londra’da “Lancaster House”’da İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Başbakanları tarafından bir muhtıra imzalandı.6 Bu muhtıra’da; Başbakanlar 1) Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk toplumlarının temsilcilerinin Zapta ekli belgeleri “Kıbrıs sorununun nihai çözümü için üzerinde mutabakata varılmış bir temel” olarak kabul ettiklerini belirten beyanlarının not edildiğini; 2) buna bağlı olarak, sözkonusu belgelerin üzerinde mutabakata varılmış temel olduklarının kabul edildiğini belirttiler. Buna uygun olarak, aşağıda incelenen tüm belgelerin sadece üç ülkenin değil, sırasıyla Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk toplumunun temsilcileri tarafından da imzalandığının veya parafe edildiğinin belirtilmesi gerekmektedir.
11. Muhtıra ekli belgeler şöyle sıralanmaktadır;
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı
Kıbrıs Cumhuriyeti ile Yunanistan, İngiltere ve Türkiye arasında Garanti Andlaşması
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye arasında İttifak Andlaşması
- Bu üç belge temel Zürih Anlaşması belgeleridir –
İngiltere Hükümeti tarafından 17 Şubat 1959 tarihinde yapılan Beyan (yukarıda 9 uncu paragrafta belirtilen)
Garanti Andlaşmasına konulacak Ek İlave Madde
Yunan ve Türk Dışişleri Bakanları tarafından 17 Şubat 1959 tarihinde yapılan Beyan
Kıbrıs Rum Toplumu temsilcisi tarafından 19 Şubat 1959 tarihinde yapılan Beyan
Kıbrıs Türk Toplumu temsilcisi tarafından 19 Şubat 1959 tarihinde yapılan Beyan
Kıbrıs’ta yeni düzenlemelerin hazırlanması için üzerinde Mutabık Kalınan Tedbirler
12. Tüm bu belgeler duruma göre, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan temsilcileri ile iki toplumun temsilcileri tarafından imzalandı veya parafe edildiler. Mutabık Kalınan Tedbirler ise sadece üç garantör devlet temsilcisi tarafından parafe edildi. Bu belgeleri daha ayrıntılı olarak aşağıda incelemekteyim.7
A- KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN TEMEL YAPISI
13. Bu belge, müstakbel Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (KC) gelecekteki anayasasının çerçevesini öngörmektedir. Birinci madde, Cumhurbaşkanının Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısının Türk olmasını ve her birinin genel oy hakkı yöntemiyle kendi toplumları tarafından seçilmesini şart koşmaktadır.
14. Sekizinci madde “Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı, gerek ayrı ayrı ve gerek birlikte, Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte katıldığı ittifaklara ve uluslararası kuruluşlara Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de katılması hariç, dış işleri veya Ek 1 ‘de tanımlanan savunma ve güvenlik konularına ilişkin herhangi bir kanunu veya kararı nihai veto hakkına sahip olacaklardır” hükmünü içermektedir. Bu maddenin İngilizce gramatikal yapısı tam olarak alışılmamış olup, Zürih Anlaşmasındaki taslak Temel Yapının Fransızca metni ile karşılaştırılması halinde, biraz açıklığa kavuşturulabilecektir: “Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı ayrı ayrı ve birlikte, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Ek I’de tanımlanan ve Yunanistan ile Türkiye’nin taraf olduğu savunma ve güvenlikle ilgili uluslararası kuruluşlara ve ittifaklara katılması hariç, dışişlerine ilişkin her türlü yasa ve karara karşı nihai veto hakkına sahip olacaklardır.” Bu, Cumhurbaşkanı Yardımcısının (Cumhurbaşkanı ile birlikte) Kıbrıs’in Türkiye ile Yunanistan’ın her ikisinin de üye oldukları uluslararası kuruluşlara katılımı hariç dışişleri ile ilgili tüm kararları veto etme hakkı bulunduğunu teyit etmektedir. Bir başka ifadeyle, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, iki ülkeden birinin üye olduğu bir kuruluşa, hiç şüphesiz Avrupa Birliği de dahil, üyeliği veto etme hakkına sahiptir.
15. Madde 21 şunu öngörmektedir:
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, İngiltere ve Türkiye arasında yeni Kıbrıs Devletinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasasını garanti altına alan bir andlaşma yapılacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye arasında bir askeri ittifak andlaşması da akdedilecektir.
Bu iki belge anayasa hükmünde olacaktır. (Bu sonuncu fıkra anayasaya temel maddelerden biri olarak geçirilecektir.)
16. Madde 22 ise şöyledir: “Kıbrıs’ın herhangi bir devlet ile tamamen veya kısmen birleşmesinin veya Kıbrıs için ayrıklıkçı bir bağımsızlığın (örneğin Kıbrıs’ın iki ayrı devlet olarak taksiminin) yasaklanacağı kabul edilmektedir.”
17. Madde 23 şunu belirlemektedir:
Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’ye niteliği ne olursa olsun, her türlü anlaşma için en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü tanıyacaktır.
Bu hüküm, İngiltere’ye tanınacak askeri üs ve kolaylıklarla ilgili olarak Kıbrıs Cumhuriyeti ile İngiltere arasında imzalanan Andlaşmalara uygulanmayacaktır.
18. Madde 27 Temel Yapıdaki tüm maddelerin “ Kıbrıs Anayasasının temel maddeleri olacağını” öngörmektedir.
B- GARANTİ ANDLAŞMASI
19. 1959 Londra Konferansında şartları üzerinde mutabakata varılan ikinci belge bir tarafını Kıbrıs Cumhuriyetinin, diğer tarafını Yunanistan, İngiltere ve Türkiye’nin oluşturduğu Garanti Andlaşması idi. Ayrıca, asıl Andlaşmanın Lefkoşa’da imzalandığının ve bağımsızlık günü olan 16 Ağustos 1960 tarihinde yürürlüğe girdiğinin de belirtilmesi gerekmektedir.8 Andlaşma, Fransızca ve İngilizce düzenlenmiş olup, her iki metin de aynı şekilde geçerlidir. Bazı açılardan, Fransızca metin İngilizce metnin anlaşılmasına yardımcı olduğundan, bu durumlarda her iki metne de atıfta bulunacağım.
20. Madde I
Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini muhafazayı ve anayasasına saygıyı güven altına almayı taahhüt eder.
Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik birliğe girmemeyi taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, bununla bağlantılı olarak adanın gerek herhangi bir diğer devletle9 birleşmesini gerekse taksimini doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirebilecek10 her türlü faaliyeti yasaklar.11 (Fransızca’dan tercümesi şöyledir: Hangi devletle birlikte olursa olsun, hiçbir siyasi veya ekonomik birliğe tamamen veya kısmen üye olmama yükümlülüğünü taahhüt eder. Bu doğrultuda, doğrudan veya dolaylı olarak başka herhangi bir devletle birliği veya Ada’nın taksimine yol açabilecek her türlü faaliyeti yasaklar.)
21. Madde II
Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, Kıbrıs Cumhuriyetinin işbu andlaşmanın birinci maddesinde belirtilen taahhütlerini dikkate alarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda Anayasasının temel maddeleri ile oluşan düzeni (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler. 12
Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, aynı şekilde, kendileriyle ilgili olduğu ölçüde13 doğrudan veya dolaylı olarak Kıbrıs’ın bir diğer devletle birleşmesini veya adanın taksimini amaçlayan her türlü hareketi yasaklamayı taahhüt ederler.
22. Garanti Andlaşmasının orijinal Zürih metninde yer almayan, ancak 1960 yılında kabul edilen nihai metninde yer alan üçüncü madde ise Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye’nin İngiltere’nin egemen olduğu üs sahalarına saygı göstermeleri taahhüdünü ve bir tarafını İngiltere’nin, diğer tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye’nin oluşturduğu taraflar arasında aynı tarihte imzalanan Kuruluş Andlaşması ile güvence altına alınan hakların İngiltere tarafından kullanılmasını garanti ettikleri hükmünü içermektedir.14
23. Garanti Andlaşmasının dördüncü maddesi şunu öngörmektedir:
İşbu andlaşma hükümlerinin ihlali halinde, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması veya tedbirlerin alınması için istişarelerde bulunmayı taahhüt ederler.
Ortak veya birlikte bir eylem mümkün olmadığı takdirde, üç garantör devletten her biri bu Andlaşma ile kurulan düzeni (state of affairs) tekrar kurmak amacı ile hareket etmek hakkını saklı tutarlar.15
C- İTTİFAK ANDLAŞMASI
24. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan arasındaki bu anlaşma mevcut sorunla çok yakından alakadar görünmemektedir. Bununla birlikte, ikinci maddede, tarafların “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yöneltilecek doğrudan veya dolaylı her türlü saldırı veya tecavüze karşı koymayı taahhüt ettikleri” belirtilebilir.
D- İNGİLİZ HÜKÜMETİNİN BEYANI
25. Bu beyan, özellikle İngiltere’nin egemen olduğu üs sahalarının ve diğer belirli hususların elde tutulması ile ilgili olup, esasen yukarıdaki 9 uncu fıkrada ana hatları izah edilmiştir.
E- GARANTİ ANDLAŞMASINA KONULACAK EK MADDE
26. Bu madde İngiltere’nin egemenliği altındaki iki üs sahasını elinde tutması ile ilgili olup, esasen Garanti Andlaşması ile bağlantılı olarak incelenmiştir.
F- YUNAN VE TÜRK DIŞİŞLERİ BAKANLARI TARAFINDAN YAPILAN BEYAN
27. Bu beyan ile, “Kıbrıs sorununun nihai çözümü için üzerinde mutabakata varılan temeli” oluşturan Zürih Anlaşması ile İngiliz Hükümetinin Beyanı (Yukarıdaki D maddesi) kabul edilmektedir.
G- KIBRIS RUM TOPLUMU TEMSİLCİSİNİN BEYANI
28. Bu beyanla, Başpiskopos Makarios Zürih Anlaşmasını ve üç Garantör Devlet tarafından yapılan 17 Şubat 1959 tarihli beyanları incelediğini ifade etmekte ve bu belgeleri Kıbrıs sorununun çözümü için üzerinde mutabık kalınan temel olarak kabul etmektedir. Bu belge üç Garantör Devletin temsilcileri ve Kıbrıs Türk toplumu adına Dr. Küçük tarafından parafe edilmiştir
H- KIBRIS TÜRK TOPLUMU TEMSİLCİSİNİN BEYANI
29. Teferruat halin icabına göre değiştirildikten sonra, (Mutatis mutandis), yukarıdaki G maddesi ile benzerdir.
I-KIBRIS’TA YENİ DÜZENLEMELERİN HAZIRLANMASI İÇİN ÜZERİNDE MUTABIK KALINAN ÖNLEMLER
30. Bu önlemler belirli geçiş dönemi önlemlerinin yanısıra, Zürih Konferansında üzerinde mutabakata varılan Temel Yapının derc edildiği ve genel olarak Zürih Anlaşmalarını “titizlikle gözeten” bir anayasa taslağının sonuçlandırılması için Kıbrıs’ta bir Ortak Komisyon kurulmasını içermekteydi. (Bu Komisyon Kıbrıs’taki her iki toplumdan birer temsilci ve Yunanistan ile Türkiye’den birer temsilciden oluşacaktı.)
* * *
31. 1960 yılının Temmuz ayında, ilgili İngiliz Bakanları Londra Konferansının sonuçlarının uygulanması için alınan önlemlerin gelişimi hakkında Parlamentoya bir raporla bilgi verdiler.16 Ortak Komisyonun taslak Anayasanın Lefkoşa’da imzalandığı tarih olan 6 Nisan 1960 tarihinde çalışmalarını tamamladığını, İngiliz Hükümeti Komisyonda temsil edilmese dahi taslağın görüldüğünü ve herhangi bir görüş bildirilmediğini belirttiler. İngiliz Hükümetinin, taslağı raporun ekinde sunulan Anayasanın Temel Maddelerinin garantörü olduğuna dikkat çektiler. Seçimlerin 1959 yılı Aralık ayında gerçekleştirildiğini ve Başpiskopos Makarios ile Dr. Küçük’ün Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak seçildiklerini eklediler. Ayrıca, Ortak Komitenin, Kıbrıs ve Londra’daki oldukça kapsamlı müzakerelerin ardından, 1 Temmuz 1960 tarihinde ilgili Andlaşmaların yazımı hususunda mutabakata vardıklarını belirttiler. Üzerinde mutabakata varılan taslak Andlaşmalar raporun ekinde yer almaktadır.
32. Ardından İngiliz Parlamentosu, Cumhuriyete bağımsızlık verilmesini sağlayan Kıbrıs Yasasını kabul etti. Bu yasa uyarınca, Kıbrıs Cumhuriyeti Konsey Kararı (Order in Council) 10 Ağustos 1960 tarihinde yürürlüğe girdi.17 Bununla, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının Rumca ve Türkçe metinleri olarak, beş tarafın temsilcilerinin 28 Temmuz 1960 tarihinde Ankara’da parafe ettikleri Rumca ve Türkçe dillerindeki belgelerde belirlenen yapının 16 Ağustos 1960 tarihinde yürürlüğe girmesi gerektiği öngörülmekteydi.
33. 16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşa’da Garanti, İttifak ve Kuruluş Andlaşmaları taraflarca imzalandı ve bağımsızlık ilan edildi. İlk iki anlaşma hakkında esasen izahatta bulunulmuştur. Kuruluş Andlaşması ise,18 Londra Konferansı sırasında İngiliz Hükümeti tarafından yapılan beyanın ve diğer dört tarafın bunun ardından yaptıkları beyanların (yukarıdaki D, F, G ve H) uygulanması ile ilgili olarak bir tarafta Kıbrıs Cumhuriyeti ile diğer tarafta üç Garantör Devlet arasında tanzim edilmiştir. Esas itibarıyla İngiltere egemenliğindeki üs sahaları, devletin halefiyeti ve benzeri hususlarla ilgilidir.19
ANAYASA20
34. Tanzim edilen Anayasa, Zürih ve Londra Anlaşmalarını ve özellikle Temel Yapıyı yansıtmakta ve genişletmektedir. Birinci Madde,Cumhurbaşkanın Rum tarafından, Cumhurbaşkanı Yardımcısının Türk tarafından olacağını öngörerek, Temel Yapıdaki mukabil maddeyi yansıtmakta, aynı zamanda 50’inci madde (ilgili bölümlerinde) “Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının, Temsilciler Meclisinin aşağıdaki konulara ilişkin herhangi bir yasa ve kararına veya bunların ilgili herhangi bir kısmına karşı nihai veto hakkına ayrı ayrı veya birlikte sahiptirler; a) Yunanistan Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ikisinin birden katıldığı uluslararası kurumlar ve ittifak anlaşmalarına Cumhuriyetin katılması haricindeki dışişleri”21 hükmü ile Temel Yapıdaki 8 inci maddenin gereğini yerine getirmektedir. Bu durum, Bakanlar Kurulunun (bazı durumlarda Temsilciler Meclisinin mutabakatına bağlı olmak üzere) uluslararası anlaşmalar yapmakla sorumlu olduğunu öngören 269’uncu madde ile tamamlanmaktadır. Ancak, Bakanlar Kurulunun herhangi bir kararı 50 inci maddede belirtilen türden ise, Cumhurbaşkanı ve/veya Cumhurbaşkanı Yardımcısının, kararın kendilerine iletilmesinden itibaren dört gün içerisinde kullanılmak üzere veto haklarının olduğunu öngören 57’inci maddenin üçüncü fıkrası ile buna sınırlama getirilmektedir.
35. 170 inci madde Temel Yapının 23 üncü maddesini uygulamaktadır. İlgili bölümü şöyledir. “ (1) Cumhuriyet, mahiyetleri ne olursa olsun, bütün anlaşmalar bakımından, Yunanistan Krallığına, Türkiye Cumhuriyetine ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığına, uygun koşullar içeren anlaşmalarla, en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü tanıyacaktır.”
36. 179 uncu madde Anayasanın Cumhuriyetin en üstün yasası olduğunu ve Temsilciler Meclisinin, Cemaat Meclislerinin veya herhangi bir makamın hiçbir yasa ve kararının bu anayasa hükümlerinden herhangi birine aykırı veya onunla uyumsuz olamayacağını öngörmekte olup, 180 inci madde de Yüksek Anayasa Mahkemesi tarafından anayasal sorunların hükme bağlanmasını düzenlemektedir. 180’nci madde, her iki resmi dildeki metinler arasındaki ihtilafların çözümü ile ilgili olarak, şunu öngörmektedir: “Belirsizlik halinde, Anayasanın yorumu Yüksek Anayasa Mahkemesi tarafından Zürih Anlaşması ve Londra Anlaşmasının lafzı ve ruhu önemle dikkate alınarak yapılacaktır.”
37. 181’inci madde, Garanti ve İttifak Andlaşmalarının anayasal güce sahip olacağını belirterek Temel Yapının 21 inci maddesini uygulamaktadır.
38. 182’inci maddenin 2 ve 3’üncü fıkraları, Rum toplumuna mensup temsilcilerin sayısı toplamının en az üçte ikisi ve Türk toplumuna mensup temsilcilerinin de benzer sayıda çoğunluk oyu ile (esasen bu başlı başına değişiklik için önemli bir engeldir) Anayasanın birçok hükmünün değiştirilebileceğini veya iptal edilebileceğini öngörmekte ise de, aynı maddenin 1 inci fıkrası ile önemli bir istisna getirilmektedir. Bu madde, Temel Yapının 7 inci maddesini uygulamakta ve (Anayasanın Üçüncü Ekinde belirtilen) “Zürih Anlaşmasından derc edilmiş olan temel maddelerin bu Anayasanın temel maddeleri olduğunu, hiçbir suretle değiştirme, ekleme veya iptal etme yöntemi ile tadil edilemeyeceğini öngörmektedir”. 169 ve 179 uncu maddeler haricinde, Anayasanın bu mülahazasında belirtilen tüm maddeler anılan Ekte yer almaktadır.
39. 185’inci madde, Cumhuriyetin topraklarının “bütün ve bölünmez” olduğunu belirtmekte ve ikinci fıkrada “Kıbrıs’ın tamamen veya kısmen bir diğer devletle birleşmesi veya ayrılıkçı bir bağımsızlık sözkonusu olamaz” ifadesini içermektedir. Bu madde, Temel Yapının “ayrılıkçı bağımsızlığı” “Kıbrıs’ın iki bağımsız devlete ayrılması” olarak tanımlayan 22’inci maddesinin gereğini yerine getirmektedir.
* * *
40. Kıbrıs Türk toplumunun Cumhuriyetin her alanında yetki paylaşımını ayrıntılı bir şekilde düzenleyen Anayasayı kabul etmesine rağmen, Kıbrıslı Rumlar, böyle bir yetki paylaşımına karşı olduklarından, daha önce kabul ettikleri Anayasaya karşı çıktılar. Her iki toplum arasında önemli anayasal farklılıklar ortaya çıktı. Rumlar karma, Türkler ise ayrı birer birim istediklerinden, ordunun kurulması hususunda mutabakata varılamadı. Ayrı belediyelerin kurulması hususunda da mutabık kalınamadı. Türkler ayrıca, kamu hizmetlerinin yüzde 30’unun Kıbrıslı Türklere verilmesi yönündeki anayasal yükümlülüğe uyulmadığı yönünde şikayette bulundular. 1961 yılının Aralık ayında, Temsilciler Meclisindeki Kıbrıslı Türkler, Hükümetin Anayasanın uygulanmasında gösterdiği başarısızlık nedeniyle, vergi kanunun yasalaşmasını desteklemeyi reddettiler.22
41. Yüksek Anayasa Mahkemesi, bağımsız bir Başkan olan Heidelberg Üniversitesinden Profesör Ernst Forsthoff ile Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarından iki hakimden oluşmakta idi. Mahkeme Başkanı, Başpiskopos Makarios’un Yüksek Anayasa Mahkemesinin belediyelerle ilgili kararına uymayacağını açıklaması üzerine 15 Temmuz 1963 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere istifa etti.23
42. 12 Eylül 1963 tarihinde, Türkiye ve Avrupa Birliği 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren bir ortaklık anlaşması imzaladılar.
43. 3 Aralık 1963 tarihinde, anayasal düzenlemelerle ilgili olarak memnuniyetsizliğini sık sık beyan eden (bu düzenlemelere taraf olmasına rağmen) Başpiskopos Makarios, 13 maddelik anayasa değişikliği teklifini kamuoyuna açıkladı ve teklif hakkında Garantör Devletlere bilgi verdi. Bu tekliflerin bazıları, örneğin veto hakkının kaldırılması gibi, Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirecekti. Türkiye ve Kıbrıslı Türkler Başpiskoposun teklifini 16 Aralık 1963 tarihinde reddettiler. 21 Aralık 1963 tarihinde toplumlar arası şiddet başladı.24
44. İngiliz Avam Kamarası Dışişleri Komitesi, 1987 tarihli Raporunda şu hususları belirtmektedir; “ Kıbrıslı Türklerin 103 köyün kısmen veya tamamen yıkılmasına ve Kıbrıs Türk nüfusunun yaklaşık dörtte birinin yerlerinden edilmesine neden olduğunu iddia ettikleri şiddetin büyük ölçüde, Kıbrıs Rum liderliği tarafından doğrudan telkin edildiği veya kesinlikle bana göz yumulduğu hususunda çok az şüphe bulunmaktadır.”25 Komite ayrıca şu yorumda bulunmaktadır:
Özetle, 1963 krizinin sonucu 1960 çözümü ile tesis edilen hükümet sisteminin çöküşü olmuştur. Kıbrıs Hükümetinin, şimdi “şartların gerektirdiği ölçüde değiştirilmiş 1960 Anayasasını yürütmeyi” amaçladığını iddia etmesine rağmen, bu iddia, 1963 Aralık olayları öncesi ve sonrasında Cumhurbaşkanı Makarios Hükümetinin Enosis hedefini savunmaya devam ettiğini ve bu nihai amaca ulaşmayı kolaylaştırmak için Anayasayı ve ilgili Andlaşmaları değiştirmeye aktif olarak gayret gösterdiği gerçeğini göz ardı etmektedir.26
45. 25 Aralık 1963 tarihinde Türk savaş uçakları ada üzerinde uçtular. Bu, İttifak Andlaşması hükümleri uyarınca yerleştirilmiş Türk ordu birliklerinin Lefkoşa-Girne yolundaki Yunan birliklerinden uzakta bir kampa nakledilmelerine imkan sağladı. 1 Ocak 1964 tarihinde Başpiskopos Makarios’un Garanti ve İttifak Andlaşmalarının feshine ilişkin kararını açıkladığı, ancak İngiliz temsilcilerle müzakerelerin ardından, yeni bir açıklama yaparak Hükümetinin sadece “sözkonusu Andlaşmaların uygun yöntemlerle feshini sağlamayı” amaçladığını belirttiği anlaşılmaktadır.27
46. 1964 yılı Mart ayında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adaya barış gücü gönderilmesine karar vermiştir.28 (Cumhuriyet Eylül 1960 ayında Birleşmiş Milletlere katılmıştı.)
47. Toplumlararası şiddetin başlamasının ardından, Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakanlar ile Temsilciler Meclisinin Kıbrıs Türk üyelerinin Bakanlıklara girişi ve toplantılara katılımı engellendi. Kıbrıs Rum Hükümeti Dr. Küçük’ü artık Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak tanımadığını ilan etti. Birleşmiş Milletler Barış Gücü Kıbrıs Türk üyelerin Meclise dönme talebini Rum tarafına ilettiler ve onların yokluğunda Rum üyeler tarafından gerçekleştirilen anayasal değişikliklerin Türk üyelerce kabul edilmesi halinde geri dönüşlerine izin verilebileceği yanıtını aldı.29 Kıbrıslı Türk hakimlerin Rum kontrolünde bulunan bölgelerdeki mahkemelere, mahkemelerin yakınlarında kurulan kontrol noktalarında durduruldukları ve duruşmalara katılımlarının engellendiği tarih olan 2 Haziran 1966 tarihine kadar iştirak ettikleri anlaşılmaktadır.30
48. Temel Maddeleri de kapsayacak şekilde Anayasa’yı tadil etmek üzere bir dizi yasa geçirilmiştir. Örneğin, 1965 sayılı Seçim Kanunu (Geçici Hükümler) Anayasa’nın 1. Maddesini ( Temel Madde’dir) ve 63. Madde’yi ihlal edecek şekilde, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların ayrı seçim listeleri düzenlemelerini iptal etmiştir. Diğer sonuçlarının yanısıra, bu durum Türk toplumunun bir Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçmesini engellemiştir. Garantör devletlerden Türkiye ve İngiltere’nin protesto Notalarının konusu budur.31
49. 1963 ve sonrasında, iki yönetim ortaya çıkmıştır; Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti adı altında işleyen Kıbrıs Rum Yönetimi ve zaman içerisinde “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi” adını alan bir Kıbrıs Türk idaresi.
50. 1968-1974 yılları arasında toplumlararası görüşmeler yapılmış, ancak bu görüşmeler sorunun çözümünü sağlamamıştır.
51. 21 Mayıs 1973’de Avrupa Toplulukları ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir ortaklık anlaşması imzalanmıştır.
52. 2 Temmuz 1974’te Başpiskopos Makarios Yunanistan Cumhurbaşkanına yazarak, kendisini öldürmeyi ve Cumhuriyeti ilga ederek Enosis’i gerçekleştirmeyi hedefledikleri konusunda deliller ele geçirdiği askeri cunta subaylarını Kıbrıs’tan çekmesini istemiştir.32
53. 15 Temmuz 1974’te Ulusal Muhafız Ordusu’nun Yunan subayları tarafından anavatan Yunanistan’daki cuntanın işbirliğiyle, Makarios’u devirmek ve Ada’nın bir kısmının Türkiye’ye verilmesi suretiyle Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirecek bir Hükümet kurmak niyetiyle Başpiskopos Makarios Hükümeti’ne karşı bir darbe gerçekleştirilmiştir. Eski bir EOKA üyesi olan Nicos Sampson kasıtlı olarak Cumhurbaşkanlığı makamına getirilmiştir. Bununla beraber, Başpiskopos Ada’dan kaçmış ve direniş çağrısında bulunmuştur. Cumhurbaşkanlığı sarayı harabe haline gelmiş, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve katliamlar yapıldığı haberleri duyulmuştur. Başpiskopos Londra’ya gitmiş ve her iki toplumun da darbe nedeniyle acı çektiklerini kaydetmiştir.33 Makarios, 18 Temmuz’da Güvenlik Konseyi’nde yeniden Yunan işgali hakkında ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve bağımsızlığının ihlal edildiği yönünde şikayette bulunmuştur.34
54. 17 Temmuz 1974’te Türkiye Başbakanı, Garanti Andlaşması çerçevesinde İngiltere’yle ortak hareket konusunu istişare etmek üzere Londra’ya gitmiş, İngiltere harekete geçmeyi reddetmiştir.35
55. 20 Temmuz 1974’te Türkiye, Garantör ülke olarak, Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve anayasal düzenini yeniden oluşturmak ve saldırıya son vermek niyetini beyan ederek Kıbrıs’a havadan ve denizden askeri müdahalede bulunmuştur. 36
56. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, aynı gün aldığı 353 sayılı Kararda, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası anlaşmayla kurulan ve garanti altına alınan Anayasal düzeninin yeniden tesis edilmesi ihtiyacını” belirterek uluslararası anlaşma çerçevesinde bulunanlar dışındaki tüm askeri personelin çekilmesi çağrısında bulunmuş ve Garantör ülkeleri “...bölgedeki barışın ve Anayasal Hükümetin yeniden tesisi için gecikmeksizin görüşmelere başlamaya...” çağırmıştır.
57. 23 Temmuz 1974’te Yunan askeri cuntası ateşkes çağrısında bulunmuş ve ertesi gün yönetimi sivil hükümete devretmiştir.37
58. Bu sıralarda, yabancı gazeteler Türk köylerinin yıkıldığı, Kıbrıslı Türklerin katliama uğradıkları ve her iki taraftan ölümler olduğu haberlerini vermişlerdir. Herald Tribune 1750 Türk erkeğinin bir futbol stadyumunda dikenli teller arkasında tutulduklarını bild