Fuat Aksu, “Türk-Yunan İlişkilerinde Güvenlik ve Güven Arttırma Çabaları”, Soğuk Savaş Sonrasında Avrupa ve Türkiye, Cem Karadeli (der.), Ankara: Ayraç Yayınları, 2003, ss.242-275.
TÜRK
– YUNAN İLİŞKİLERİNDE GÜVENLİK VE GÜVEN ARTIRMA ÇABALARI
Fuat AKSU*
Bir ülkenin ikili
veya çok taraflı ilişkilerinde karşılaşabileceği sorunlar ve çıkar
çatışmalarının çözümünde en temel uygulama, uyuşmazlıkların müzakere yoluyla
çözüme kavuşturulabilmesidir. Diplomasi sürecinin işlerliğini yerine getiremediği
durumlarda ise çözüm bir başka yöntemle sağlanmaya çalışılır, fiili güç
kullanımı. Kuşkusuz, bu iki uç çözüm yöntemleri arasında çok sayıda başka
yöntemler de mevcuttur. Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Hakem Mahkemeleri,
Arabuluculuk bunlardan bir kaçıdır. Bu yöntemlerden bir veya bir kaçının
uygulanabilirliğinin gündeme gelmesi ve çıkar çatışması içinde olan tarafların
tercihlerini bu yöntemlerden yana
kullanmaları, eğer taraflar arasında bir asimetrik güç ilişkisi mevcut ise,
genellikle mümkün olmamaktadır. Bu durum her ne kadar uluslararası siyasal sistemin
temel niteliğinin anarşik olduğu yaklaşımını ön plana çıkarsa da özünde hâlâ
temel aktör durumundaki devletler uyuşmazlıklarının çözümünde güç/şiddet
kullanımına hemen başvurmamaktadırlar. Dolayısıyla, klasik realizmin bakış
açısından farklı olarak günümüzde güç/şiddet kullanımı nitelik değiştirerek
devletlerin ulusal güvenlik ve çıkar dengelemesinde yeni yöntemler kullanmalarına
olanak sağlayan yeni bir süreçten söz etmek mümkündür.
Özellikle
uyuşmazlığın tarafları arasında bir güç dengesinden söz etmenin mümkün
olmadığı durumlarda her zaman güçlü devletin istediği sonucu elde etmesi yerine
güçlü devlet ile zayıf devletin çıkarları ve beklentileri arasında bir
uyumlulaştırmanın sağlanabileceğinden söz edilmektedir. Nitekim uluslararası
sistemdeki göreli istikrarın da buna bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle
Soğuk Savaş döneminde iki kutupluluğun sağlamış olduğu göreli istikrar düzeni,
1990 sonrası dönemin uluslararası sistem koşullarında yeni bir yaklaşımın
benimsenmesi gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Bu süreç ya güçlü devletin
gücünü arttırarak ve diğer devletler üzerinde hegemonik bir baskı oluşturarak
sistemi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesi ile belirlenecek ya da
devletlerin temel aktörler olarak egemen eşitliğine dayalı bir karşılıklı
bağımlılık ilişkisi içerisinde girmesine göre belirlenecektir. Günümüzde ABD’nin hegemonik bir güç olma
arayışında olduğu görülmekle birlikte, bunun alternatifinin de gelişmekte olduğu
görülmektedir. Nitekim gerek sivil toplum kuruluşlarının ve sivil inisiyatiflerin
küresel ölçekte tepkisinin yaygınlaşmakta oluşu gerekse bireylerin siyasal
iktidarları izledikleri politikalar konusunda giderek daha fazla eleştirmekte oluşu
uluslararası ilişkilerde güce dayalı stratejilerin yerine konulabilecek yeni
seçeneklerin yaratılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu durum devletlerin
aralarındaki uyuşmazlıkların çözümünde güce başvurma konusunda da bir tür
baskı altında tutmaktadır. Giderek daha fazla uyuşmazlıkların çözümünde
şiddetin gerekmediği BM mekanizmasının ve uluslararası hukukun işlerliğinin
arttırılması gerektiği dile getirilmektedir.
Süreç içerisindeki
gelişimine baktığımızda Türk-Yunan ilişkilerindeki uyuşmazlıkların zaman zaman
diplomasi ile çatışma arasında salınım gösterdiği görülmekte. Bu salınım
içerisinde tarafların diplomasinin yarattığı ılımlı yakınlaşmadan yeterince
yararlanabildiklerini söylemek ise pek mümkün değildir. Dolayısıyla, iki ülke
arasındaki ilişkilerin yönelimini ve sorunların çözümünü güçleştiren
faktörlerin başında güven eksikliğine dayalı olarak elde edilecek çözümün
kolayca aşındırılabileceği ve müzakerelerle ya da hake, mahkeme süreci işletilerek
elde edilebilecek bir çözümden zararlı çıkılacağı endişesi gelmektedir. Bu
duruma bir de üçüncü aktörlerin etkisi eklendiğinde durum daha da
karmaşıklaşmaktadır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki güç ve gücün kullanılabilirliği dikkate alındığında
açık bir farklılaşmanın olduğu görülür. Nitekim Türk–Yunan ilişkilerinde
çözüm arayışlarında iki ülke arasındaki asimetrik güç ilişkisinin olumsuz
etkisi açık bir şekilde ilişkilerin yönelimini ve dolayısıyla çözüm sürecini
etkilemektedir.[1] Bu bakımdan ele
alındığında, taraflar aralarındaki bunca sorunu çözmek çabası/arayışı
içerisine girdiklerinde ya asimetrik güç ilişkisini kendi çıkar maksimizasyonunu
sağlamak için kullanmaya çalışıyorlar ya da çözüm yöntemlerinden kendilerince
uygun olanı karşı tarafa kabul ettirmeye yöneliyorlar. Bunun en belirgin örneği iki
ülke arasındaki nadir diplomatik süreçlerde sorunları çözmeye çalışırken
Türkiye’nin müzakere süreçlerini Yunanistan’ın ise Uluslararası Adalet
Divanı’nı kabul ettirmeye çalışmaları oluşturmaktadır. Bu durum öyle bir
keskinliğe yol açmaktadır ki, Türkiye’nin haklı olarak vurguladığı gibi, iki
ülke arasındaki hangi konuların “uyuşmazlık konusu”, “sorun” olarak kabul
edildiğini bile saptamak mümkün olamamaktadır. Tarafların bu sürece girmeleri bile
“müzakere” sürecinin tercih edildiği izlenimine yol açacağı için Yunanistan
tarafından kabul görmemektedir. Nitekim, 2002 yılında taraflar arasında yürütülen
GAÖ çalışmalarının ilerleyen sürecinde uyuşmazlık/işbirliği konularını
“keşfedecekleri” birer toplantı gerçekleştirilmiş ve bu toplantıların
isimlendirilmesi bile sorun olmuştur.[2]
Türk–Yunan
ilişkilerinin süreçsel gelişiminde tarafları diplomasiden çatışmaya sürükleyen
tırmanma aşamalarında ve sonrasında ilişkilerin yeniden yumuşamaya dönüşmesinde
bir tür kanıksamadan söz etmek mümkün. Fiili bir uyuşmazlığın ortaya çıkışı,
diplomatik görüş alışverişi, medyanın ilgilenmeye başlaması, karşılıklı
görüşlerin kamuoyu desteğini sağlamaya yönlendirilmesi, üçüncü ülkelerin itidal
çağrıları, diplomasinin askeri güç ile desteklenmeye çalışılması, güçlerin
bayrak/kararlılık gösterileri, tırmanmanın üst evresi, çatışma durumu.[3] Tırmanmanın en üst
evresinde ise bir tür win-lost durumu söz konusudur. Taraflardan herhangi birinin
gücü kullanacak olması sıcak bir çatışmayı ortaya çıkaracağından bir tür “tavuk
oyunu” yaşanmaktadır. Ancak, eğer üçüncü tarafların
müdahaleleri/arabuluculukları çatışmanın bu evresinde etkin bir şekilde tarafları
yatıştırmaya yeterse yeniden kontrollü bir yumuşamaya geçiş mümkün
olabilmektedir. Bunun en son örneği 1996 Kardak krizi[4] ve 1998-99 Öcalan
olayları sırasında yaşanmıştır. Türk SAT komandolarının Kardak
Kayalıkları’ndan ikincisine çıkarak inisiyatifi eşitlemesinin ardından “tavuk
oyunu” gerçekleşmiş ve ABD’nin iki ülke arasında sıcak bir çatışmayı
ancak “ilk kurşunu atan karşısında ABD’yi bulur” demesi ile önlemek
mümkün olabilmiştir. Statüko öncesine dönerken, taraflar kendi ulusal kamuoylarına
geri adım atmanın gerekçelerini açıklayabilmişlerdir.[5]
Tırmanmanın
yeniden yumuşamaya evrildiği aşamada ise, iki ülke arasındaki ilişkilerin diplomatik
düzeyde yürütülmesini sağlayabilecek girişimler yoğun çabaları gerektirmektedir.
Özellikle tutarlılık ve kararlılık açısından bu durum oldukça önemlidir. Bunun
için gerek ulusal gerekse uluslararası
ortamın koşullarına uygun olarak taraflar arasında ikili/çok taraflı diplomatik
girişimler hız kazanmaktadır. Son 10 yıllık süreç, Türk–Yunan ilişkilerinde
gerginliklerin çatışmaya, çatışmaların yumuşamaya dönüştürüldüğü bir
dönemdir;[6] bu yumuşama
süreçlerinde de tarafların “çatışma çözümü”nden “sorun
çözümü”ne geçebilecekleri evreleri sağlam zemine oturtmaları için kimi
önlemler almak gerekmiştir. Uluslararası ilişkiler literatüründe genel olarak güven
arttırıcı önlemler olarak adlandırılan bu girişimler, Türk–Yunan ilişkilerinde
bir başka ön evreyi daha gerektirmiştir. Tarafların birbirlerinin niyetlerinden emin
olamamaları bir güven eksikliğini doğurmakla beraber, bu güven eksikliğinin somuta
indirgendiği çatışma durumlarında aynı zamanda bir güvenlik kaygısı da ortaya
çıkmakta ve dolayısıyla, GAÖ’den önce “güvenlik arttırıcı önlemler”in
alınması gerekmektedir.[7] İki ülke arasında askeri
güç kullanımı tehditlerinin somuta indirgendiği durumlar sıklıkla
yaşandığından, taraflar, uyuşmazlıkların ilk evresinden itibaren diplomasiyi askeri
güç ile desteklemek yoluna gitmektedirler. Hemen her diplomatik gerginlik beraberinde
askeri gerginliği de getirmekte, inandırıcılık askeri önlemlerle de
desteklenmektedir.
Türk–Yunan
ilişkilerinde tarafların aralarındaki sorunları çözmeden önce güvenlik, güven
aşamalarını sağlam zemine oturtmaları ve süreklilik kazandırmaları gerekmektedir.
Bu aşamaların herhangi birinde yaşanacak eksiklik bütün bir sürecin yeniden “çatışma”ya
dönmesine yol açabilecek niteliktedir. 2000
sonrası dönem, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde güven arttırıcı
önlemlerin yaşama geçirildiği dönem olması bakımından da ilginçtir. Taraflar
sorunlarını ve girişimlerini ulusal kamuoyları önünde tartışmak yerine üst düzey
diplomasi içerisinde yürütmeyi tercih etmektedirler. Dolayısıyla, ulusal kamuoyları
arasında oluşan yakınlaşmanın siyasiler arasında da sağlam temellere oturtulmasına
çalışılmakta, algı öncelikleri yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaktadır. Bir
başka deyişle, Türk–Yunan ilişkilerinde “çatışma çözümü”nden “sorun
çözümü”ne geçiş süreci yaşanmaktadır. Böyle bir sürecin başarı veya
başarısızlığını etkileyebilecek girişimler neler olabilir? Bu soruya cevap
vermeden önce, gerek Türkiye’nin gerekse Yunanistan’ın dış politika
süreçlerinde “yaşamsal” değerde buldukları önceliklerini belirlemiş olmaları
gerekecektir. Diğer yandan, Türk–Yunan ilişkilerinde “çatışma” doğurabilecek
konularda “kararlılık” ölçütü nedir? Uzlaşma mı, çatışma mı? Eğer
uzlaşma hedefleniyorsa, tek yanlı bir uzlaşma çabasının yetersiz olduğu ortadadır.
Dolayısıyla, her iki ülkenin de siyasal irade ve kültürlerinin uzlaşmacı bir
niteliğe sahip olması gerekecektir. Çatışan çıkarlara sahip iki ülkenin empati
yeteneğinin geliştirilmesi gerekmektedir; yani taraflar birbirlerinin niyet ve
beklentilerinin yanı sıra kaygılarını da “doğru” ve “hızlı” bir şekilde
öğrenebilme ve algılayabilme olanağına sahip olmalıdır. Bu ise, her durumda diyalog
sürecinin kesintisiz sürdürülmesi ve yaygınlaştırılması ile mümkündür.
Türkiye ve Yunanistan
arasındaki asimetrik güç dengesi tarafların uzlaşma-çatışma seçeneklerinden
hangisine daha yakın olduklarını göstermesi
bakımından da kimi ipuçları vermektedir. Özellikle Türkiye açısından ele
alındığında, “casus belli”/savaş nedeni sayma açıklaması ve hemen her
gerginlik sırasında öncelikle müzakereden yola çıkmak istemesi, bir boyutuyla,
gücün caydırıcı etkisini göstermektedir. Türkiye, Yunanistan ile olan sorunlarını
güç kullanarak çözme politikası izlemiş olsa bunun için gerekli olanaklara
sahiptir. Ancak kalıcı ve hakkaniyete uygun bir çözümün geçerli tek yolunun
müzakere olduğunun da bilincindedir. Bu bakımdan maceralara kapalı bir dış politika
stratejisi uygulamaktadır. Bu nedenle, ulusal egemenlik hak ve çıkarlarının
korunmasında gerekli olduğunda güç kullanabilme yeteneği ve kararlılığında
olduğunu açıklayarak uyuşmazlıkların/sorunların barışçıl yöntemler, müzakere
yoluyla çözümlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Uluslararası ilişkilerde güç
kullanımı esasta sıfır toplamlı bir sonucun arzulandığını gösteren bir
tercihtir, gücü kullanan tarafa da self-help/kendi başınalık yükler. Gücün
kullanılmasının ardından yapılacak müzakere ise, güçlünün zayıfa istediğini
kabul ettirme aşamasında devreye girer, özünde bu aşamada çatışan çıkarların
uzlaşısını değil, var olma ile yok edilme arasındaki tercihi zayıfa yükler.[8] Oysa gücün fiili
kullanımının söz konusu olduğu savaşlardan önce yürütülen müzakerelerde
uyuşmazlıkların/sorunların çözümünde tarafların çıkarlarını uyumlulaştırma
olasılığı daha fazladır. Güçlü ile zayıf arasında bir denklikten söz edilemese
bile bir dengenin kurulabilmesi olasılığı daha yüksektir. Dolayısıyla müzakere
sürecinin çatışma öncesinde tercih edilmesi taraflara “değişken toplamlı”
bir çözümü sağlayabilme şansı vermektedir. Türkiye ve Yunanistan arasında
ilişkilerin süreçsel yönelimi dikkate alındığında, çözümsüzlüğün
yıllardır sürmesi ve yeni uyuşmazlıklarla eklemlenmesi, büyük ölçüde bu tür bir
asimetrik güç dengesinin varlığından kaynaklanmaktadır. Yunanistan, Türkiye
karşısında asimetrik güç dengesini kendi çıkarları doğrultusunda
değiştirebilmek için ittifak içerisindeki ülke ve örgütlerin desteğini sağlamaya
ağırlık vermekte[9], Türkiye ise, bir yandan
müzakere sürecini işletmeye çalışırken, diğer yandan da, Türk-Yunan
uyuşmazlıklarının üçüncü aktörlerin etkisine açık hale gelmesini önlemeye
çalışmaktadır. AB’nin, NATO’nun, ABD’nin Yunanistan yanında yer alarak Türkiye
ile müzakerelere katılması asimetrik güç dengesini Türkiye bakımından tersine
çevirecektir.[10]
1990 SONRASI GÜVENLİK VE
GÜVEN ARTIRICI ÖNLEMLER
1990 Sonrası dönem
Türk-Yunan ilişkilerinde de tarafların dış politika stratejilerini değiştirmeleri
gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Tarafların caydırma stratejileri çerçevesinde
uygulamakta oldukları politikaların yetersizliği ortaya çıkmış ve yeni yönelimler
ve uzlaşı zemini yaratmak gereği tartışılmaya başlanmıştır.[11] Türk-Yunan ilişkilerinin
seyri içerisinde 1980 sonrası dönem iki ülke arasında diplomasinin sıklıkla
kesintiye uğradığı, tarafların zaman zaman uyuşmazlıkları tırmandırdıkları bir
dönem olmakla birlikte, nadir diyalog süreçlerine de girişilmiştir. Özellikle 1984
ve 1987 bunalımlarının iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getirmesinin
ardından –biraz da üçüncü tarafların baskılarıyla- yaratılmak istenen diyalog
ortamı, 1988 yılında iki önemli mutabakatın imzalanması ile gelişmiştir. Atina (27
Mayıs 1988) ve İstanbul Mutabakatları (8 Eylül 1988) iki ülke arasında bugüne de
zemin oluşturan bir güvenlik-güven ortamı kurgulamıştır.
1980 – 1990 Süreci
Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların tırmanmasını engelleyecek girişimlerin yoğunlaştırılması çabaları Türk–Yunan ilişkilerinin her sürecinde izlenebilecek bir konudur.[12] Bununla birlikte, 1980-1990 arası dönem iki ülke arasında uyuşmazlıkların tırmanma gösterdiği ve çatışma riskinin arttığı bir dönem olmuştur. 1984 ve 1987 bunalımlarının ardından iki ülke arasında diyalog ve güven arttırıcı önlemlere ilişkin çabalar artmaya başlamıştır. Bu bakımdan A. Papandreou liderliğindeki PASOK’un Türkiye ile diyalogdan kaçınması ve Yunanistan’ın ulusal bütünlüğü ve yaşamsal çıkarlarına yönelik tehditin doğudan –Türkiye’den geldiğini sıklıkla belirtmesi, diyaloğun kurulabilmesini güçleştirmiştir.[13] Buna karşın, 1983 sonrası dönemde, Başbakan T. Özal’ın Türk–Yunan ilişkilerine yaklaşımı büyük ölçüde ekonomik işbirliğinin arttırılarak iki ülke arasında karşılıklı güvenin sağlanmasına yönelik olmuştur. Özal’ın yaklaşımına göre, siyasi sorunlar iki ülke arasındaki işbirliğini olumsuz etkilemektedir, dolayısıyla ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesi ulusal kamuoylarının bakışlarını değiştirecek ve siyasilerin yaklaşımlarını ılımlılaştıracak bir seçenek olarak uygulanmalıdır.[14] 1987 yılındaki kıta sahanlığı bunalımının ardından, 30-31 Ocak 1988 tarihinde, her iki ülkenin Başbakanlarının Davos’da gerçekleştirdikleri zirvede taraflar, gerginlik sonrasında diyalog sürecini açabilecek adımları atmak konusunda istekli olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Gerçekten de, 1964 Kararnamesi, 5 Şubat 1988 tarihinde yürürlükten kaldırılmış, 9 Şubat 1988 tarihinde Yunanistan temsilcileri, beş yıl aradan sonra, Kara Ulaştırma Karma Komisyonu’nun toplantılarına katılmak üzere Türkiye’ye gelmiştir. Haziran ayı içerisinde T. Özal’ın Atina’ya yapacağı ziyaret öncesinde ise, 29–31 Mayıs tarihleri arasında iki ülke arasında askıya alınmış sorunları incelemekle görevli Siyasi Komisyon’un ilk toplantısının Atina’da; ticaret, ekonomi ve turizm alanında işbirliğini geliştirmekle görevli ikinci bir komisyonun da Ankara’da toplanmaları kararlaştırılmıştır.[15]
Davos Zirvesi’nin ardından, diyalog sürecinde ilişkilerin geliştirilebilmesi kolay olmamıştır. Başlatılan sürecin sonuçları ancak 1999-2000 döneminde görülebilmiştir. 24-26 Mayıs 1988 tarihleri arasında Ankara’da yapılan Ekonomik İşbirliği Komite toplantısında taraflar; ekonomik, sanayi, teknik ve bilimsel işbirliği, iki ülke arasında çifte vergilendirmenin önlenmesi, yatırımların karşılıklı olarak geliştirilmesi ve korunması konularında görüşmelerin başlatılmasına karar verirlerken iki ülke arasında kara, deniz, hava ve demiryolu taşımacılığı alanında ilişkilerin geliştirilmesi ve haberleşme altyapısının geliştirilmesi konuları da ele alınmıştır. Bunlara ek olarak, iki ülke arasındaki tarım, ticaret ve sanayi konuları ile sağlık, turizm ve çevre konularında işbirliğinin geliştirilmesi kararlaştırılmıştır.[16] Ekonomik Komite toplantısında alınan kararların uygulanabilirliği ise, büyük ölçüde, Atina’da yapılan Siyasi Komite toplantısının ve Başbakan T. Özal’ın 13-14 Haziran 1988’de yapacağı Atina ziyaretinden elde edilecek gelişmelere bağlı olarak değerlendirilmiştir. Siyasi Komite toplantısında alınan kararlar 1984, 1987 kıta sahanlığı bunalımlarından sonra iki ülke arasında sıcak bir çatışma riskinin azaltılması için önemli bir adım olmuştur.
27 Mayıs 1988 tarihli Papulias ve Yılmaz Mutabakatı[17] ile taraflar; birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege’nin açık deniz alanlarını ve uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi yükümlülüğünü dile getirmişlerdir. Buna göre taraflar; açık deniz alanları ve uluslararası hava sahasında ulusal faaliyetlerin yürütülmesinde, deniz ve hava trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede kolayca akımına müdahale etmemeye özen göstermeyi kararlaştırmışlardır. Açık deniz alanlarında ve uluslararası hava sahasında notam veya bildirim veya uyarı gerektiren ulusal askeri tatbikatların planlanması ve aşağıdaki hususları da mümkün olacak azami ölçüde önleyecek şekilde yürütülmesinde mutabık kalmışlardır; a) belirli bölgelerin tecrit edilmesi, b) tatbikat alanlarının uzun süreler için kapatılması, c) tatbikatların turizmin en yoğun olduğu dönemlerde -her yıl 1 Temmuz’dan 1 Eylül’e kadar-.ve başlıca ulusal ve dini resmi tatillerde yürütülmemesi. Bütün ulusal askeri faaliyetlerin planlanması ve yürütülmesi mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak yürütülecektir.[18] Başbakan T. Özal’ın Atina ziyaretinin ardından, 8 Eylül 1988 tarihli İstanbul Mutabakatı[19] imzalanmıştır. Taraflar bu mutabakatla, Ege Denizi’nde uluslararası sularda ve hava sahasında yapacakları askeri ve diğer faaliyetler sırasında uluslararası hukuk ve uygulamalara, kurallara, düzenlemelere uygun davranma yükümlülüğü altına girmeyi kararlaştırmış ve bu çerçevede, ulusal deniz ve hava kuvvetlerinin yürütecekleri faaliyetler sırasında tehlike yaratabilecek ve tahrike yol açabilecek hareketlerden kaçınacaklarını karara bağlamışlardır. Bununla birlikte, iki ülke arasında özellikle hava sahası ihlallerine ilişkin iddialar gündemde yerini korumuştur. 1994 ve 1996 bunalımları ise, taraflar arasında yaratılmaya çalışılan güven ortamının henüz yerleşmediğini göstermiştir.
Güven arttırıcı önlemlere ilişkin bir başka girişim ise, 1996 Kardak bunalımının ardından sürdürülen çabalar sonucunda şekillenmiştir. 8 Temmuz 1997 tarihinde, iki ülke arasında Madrid Deklarasyonu[20] kabul edilmiştir. Bu Deklarasyon ile taraflar;
“Barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin
sürdürülmesi konusunda karşılıklı taahhüt,
Birbirlerinin egemenlik haklarına saygı,
Uluslararası hukuk ilkelerine ve uluslararası anlaşmalara
saygı,
Birbirlerinin güvenlikleri ve ulusal egemenlikleri açısından
büyük bir öneme sahip bulunan Ege’deki yaşamsal çıkarları ve kaygılarına
karşılıklı saygı,
Yanlış anlamalardan kaynaklanan uyuşmazlıklardan
kaçınılması ve karşılıklı saygı temelinde tek taraflı eylemlerden
kaçınılması taahhüdü,
Anlaşmazlıkların ortak rızaya dayanarak ve kuvvet kullanımı veya tehditi olmaksızın barışçıl yollardan çözümlenmesi taahhüdü” konularında anlaşmaya varmışlardır.[21] Anlaşmanın en önemli yanı, Yunanistan’a tek yanlı bir eylemde bulunmama yükümlülüğü, Türkiye’ye de askeri kuvvet kullanma tehditinde bulunmama yükümlülüğü getirmekte oluşudur. Bu durum özellikle karasularının 12 mile genişletilmesi ve bunun karşılığında Türkiye’nin bu hareketi casus belli olarak değerlendirmesi ile ilgili olarak tarafların esasa ilişkin görüşlerinde bir değişikliğin olup olmadığı tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.[22] Güven arttırıcı önlemlere ilişkin bir diğer girişim ise, Dışişleri Bakanı İ. Cem’in 12 Şubat 1998 tarihinde yapmış olduğu önerilere[23] ilişkin olmuştur. Bu çerçevede dile getirilen “NATO Genel Sekreteri ile işbirliği yapılarak Ege’de Güven Arttırıcı Önlemlerin uygulanması ve geliştirilmesi” önerisi, 28–29 Mayıs 1998 tarihleri arasında Lüksembourg’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında NATO Genel Sekreteri J. Solana tarafından yürütülen iyi niyet girişimleri çerçevesinde ele alınmış ve 4 Haziran 1998 tarihinde iki ülke arasında Güven Arttırıcı Önlemler açıklanmıştır.[24] Ege Denizi’nde, açık denizde ve uluslararası hava sahasında yürütülen rutin askeri faaliyetler sırasında iki ülke silahlı kuvvetlerinin gerginliği tırmandırabilecek hareketlerden kaçınmalarını ve tarafların birbirlerinin ulusal egemenlik hakları ve toprak bütünlüklerine saygı göstermesini öngören bu önlemler, ihlal ve kaza risklerini ortadan kaldırmakta ve Ege Denizi’nde askeri anlamda bir bunalımın ortaya çıkmasını azaltmaktadır. Bununla birlikte, tarafların Güven Arttırıcı Önlemlere ne denli uygun davrandıkları konusunda eleştiriler sürmüştür.
İki ülke arasında gerçekleştirilen güven ve güvenlik arttırmaya dönük çabalara rağmen süreci tersine çevirebilecek gelişmeler de yaşanmıştır. Özellikle Yunanistan’ın Türkiye’deki terör eylemlerine vermiş olduğu destek iki ülke arasında yoğun diplomatik girişimlere konu edilmiş, ancak somut bir sonuca varılamamıştır. Bu durumu tersine çeviren gelişme ise Türkiye’nin Suriye üzerinde uygulamış olduğu baskının ardından Öcalan’ın Suriye’den ayrılması ve PKK’ya destek veren ülkelerde barınma arayışına girmesi olmuştur. Yunanistan’ın Öcalan’a barınma sağlamak için çaba gösterirken GKRY tarafından sağlanmış bir pasaport ile Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği’nde barındırılması sırasında ele geçirilerek Türkiye’ye getirilmesi iki ülke arasında gerginliğe neden olmuştur. Bu çerçevede elde edilen bilgiler ve Öcalan’ın savunması sırasında yapmış olduğu açıklamalar Yunanistan’ın teröre destek konusundaki yaklaşımını açığa kavuştururken Türkiye’nin de tepkisindeki haklılığı ortaya koymuştur.[25] Öcalan bunalımının ardından Türkiye ve Yunanistan arasındaki güven bunalımının atlatılabilmesi ve sarsılan diyalog sürecinin yeniden kurulabilmesi çabaları çerçevesinde Dışişleri Bakanı İ. Cem 24 Mayıs 1999 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu’ya göndermiş olduğu mektupta ikili ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin görüşlerini açıklamış ve Türkiye’nin duyarlılığını dile getirerek, “ilk adımımız terörist örgütlerle ve bu örgütlerin sistematik olarak korunmasıyla Yunanistan arasındaki bağa ilişkin olarak Türkiye’de var olan anlayışa neyin yol açtığını belirlemek olmalıdır. Bu bizim için yaşamsal derecede önemli bir konudur ve yakın zamanlardaki olaylar bu konunun kesin bir şekilde ve ülkelerimiz arasında ikili düzeyde ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle, ben, Türkiye ve Yunanistan’ın terörizme mücadele konusunda bir anlaşmaya varmalarını öneriyorum. Bu konunun çözümlenmesi aramızdaki varolan anlaşmazlıklara daha büyük bir güvenle yaklaşmamıza olanak sağlayacaktır. Bu anlaşmanın içeriği, halen diğer komşu ülkelerle imzalamış bulunduğumuz anlaşmalardan esinlenebilir, ancak spesifik olarak, ilişkilerimizi etkileyen sorunların doğasına da uygun olmalıdır,”[26] demiştir. Türkiye’nin bu yaklaşımı Yunanistan’da olumlu yankı bulmuş ve Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu, 25 Haziran 1999 tarihinde yazmış olduğu cevabi mektubunda, ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin isteğin Türkiye tarafından dile getirilmiş olmasından duyulan memnuniyeti ve bunun Yunanistan’ın da samimi isteği olduğunu vurgulamıştır. Papandreou cevabında Yunanistan’ın uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde ilişkilerdeki sorunları belirlemek istediğini, bu doğrultuda ortak çıkarların bulunduğu kültür, turizm, çevre, suç, ekonomik işbirliği ve ekolojik sorunlar gibi çeşitli alanlarda işbirliğinin görüşme konuları içerinde yer alabileceğini belirtmiştir.[27] Oluşturulan ılımlı diyalog sürecinde taraflar, aralarındaki esas sorunları dışarıda bırakan diğer alanlarda ortak işbirliğini geliştirmeye yönelik çabalarını arttırmaya çalışmışlardır. Bu ise, etkileri bakımından Güven Arttırıcı Önlemlerin kararlılıkla uygulanacağına olan inancı arttırırken bir sonraki aşamada hedeflenen işbirliğine dayalı ilişkiler konusunda da iyimser olunmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim, iki ülke arasında yapılan resmi ziyaretler ve imzalanan anlaşmaların yürürlüğe konulmasında gösterilen duyarlılık, bu yöndeki olumlu çabalar olarak değerlendirilebilir.
İLİŞKİLERDE TIRMANMAYA
YOL AÇABİLECEK KONULAR
Bütün bu veriler
çerçevesinde, Türkiye ve Yunanistan arasında ılımlı yumuşama dönemini tersine
çevirebilecek ve gerginlik yaratabilecek konular neler olabilir? Gerginlikler iki ülke
arasındaki ilişkileri nasıl etkiler? Doğaldır ki, taraflardan herhangi birinin
ortamın kendi çıkarını/tezini karşı tarafa kabul ettirmeye uygun olduğuna
inanması durumunda; geleneksel uyuşmazlıklar, fiili durumlar,
kazalar/öngörülmeyen durumlar, iki ülke arasında gerginliğe yol açabilir.[28] Çatışan ilişkilere sahip
ülkeler arasında çatışma-uzlaşma sarkacı her türlü olasılığı akılda tutmayı
zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla uzlaşmazlık anında taraflar pek çok nedenden
dolayı tepkilerini mümkün olan en üst düzeyde belirlemektedir. Ancak Türk–Yunan
ilişkilerinde uyuşmazlık konularının hepsinde tepkinin üst düzeyde
uygulanmadığını görmekteyiz. Doğaldır ki, bu durum uyuşmazlık/sorunun niteliğine
bağlıdır. İki ülke arasında egemenlik/hükümranlık hak ve çıkarlarını
doğrudan ilgilendiren örneğin, karasularının 6 milden 12 mile genişletilmek
istenmesi, kıta sahanlığı iddiası, egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş adalar,
adacıklar, kayalıklar sorunu gibi konularda tepkiler daha üst düzeyde uygulanırken,
daha önce antlaşmalarla statüsü üzerinde uzlaşılmış konularda, örneğin
azınlıklara ilişkin ihlaller, NATO komuta kontrol sorunları, adaların
silahsızlandırılmış statüsünün ihlali, FIR/SAR ihlalleri söz konusu olduğunda
tepkiler teknik/diplomatik protestolar düzeyinde kalabilmektedir. Bu boyutuyla
düşündüğümüzde, Türkiye ve Yunanistan arasında bir yandan GAÖ çabaları
sürerken ve sorun çözümüne yönelik süreç başlatılmaya çalışılırken, diğer
yandan, somut sorunların çözümüne ilişkin müzakerelerde başarı sağlanmaması,
uzlaşmazlığın keskinleşmesi yeniden tarafları gerginlik, çatışma ortamına
sürükleyebilir.
Türkiye ve Yunanistan
arasındaki sorunların pek çoğu birbiriyle ilintidir, çözüm de sorunların birlikte
ele alınmasını gerektirmektedir.[29] Ülke sınırlarını,
egemenlik alanlarını değiştireceğinden öncelikle egemenliği antlaşmalarla
devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların statüleri üzerinde bir anlaşma sağlanmak
zorundadır. Ancak bundan sonra tarafların sahip oldukları egemenlik alanlarının
denizdeki sınırını kararlaştırmak mümkün olacaktır. Buna bağlı olarak,
karasuları sınırı üzerinde anlaşılmadan bu denizdeki kıta sahanlığı ve ekonomik
bölge/bitişik bölge sınırlarını da saptamak mümkün değildir. Dolayısıyla,
karasuları sınırı üzerinde sağlanacak bir anlaşma tarafların kıta
sahanlıklarını belirlemek için başvuracakları esas hatları saptamayı da
kolaylaştıracağından öncelikle ele alınması gerekir. Siyasi egemenlik
sınırlarının bu şekilde saptanmasından sonra uluslararası hukuka uygun olarak
karasuları ve hava sahasının genişliği üzerinde de anlaşmak mümkün olacaktır.
Burada Yunanistan’ın tek yanlı iddia etmiş olduğu 10 millik ulusal hava sahası
sınırının hukuksal dayanağının yetersizliği ortadadır. Ege Denizi’ne ilişkin
diğer sorunlar ise, tarafların egemenlik iddialarını etkilemeyecek teknik nitelikli
sorunlar olduğundan tarafların uzlaşmaları çok daha kolay olacaktır. Gerek FIR
gerekse SAR sorumluluklarına ilişkin uyuşmazlıklar Türkiye’nin de AB’ye
katıldığı bir ortamda iç sınırlara ilişkin sorumluluklar çerçevesinde
tarafların ortak uğraşısı haline gelecek ve teknik boyutu, yeterliliği öncelik
kazanacaktır.
| İttifak İçi Sorunlar |
| Azınlıklar Sorunu |
| Kıbrıs Sorunu |
| Egemenliği Antlaşmalarla Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu |
| Karasuları Sorunu |
| Kıta Sahanlığı Sorunu |
| Ulusal Hava Sahası Sorunu |
| FIR / SAR Sorunları |
| Ege Denizi’ne İlişkin Sorunlar |
| Adaların Silahlandırılması |
Diğer yandan, tarafların
güvenlik endişelerine gerekçe gösterdikleri silahlanma faaliyetleri de Lozan dengesi
göz önünde tutularak daha kolay çözülebilecektir. Yunanistan’ın adaları
silahlandırmak için “Türk tehditi”ne sığınması, Türkiye’nin Ege Denizi’nde
amfibik yetenekli bir ordu bulundurmasının gerekçesi kalmayacaktır. Karşılıklılık
çerçevesinde bu sorun da kolaylıkla çözülecektir.
Türkiye ve Yunanistan
arasındaki uyuşmazlık konularına kalıcı bir çözümün bulunabilmesi için
öngörülen süreç bir boyutuyla Türkiye’nin AB ile yürütmekte olduğu tam üyelik
görüşmelerine bağlı olarak gelişmektedir. Özellikle 1999 Helsinki Zirve kararında
dile getirilen 2004 tarihi Türkiye’ye uyuşmazlıkların çözümünde bir son tarih
gibi dayatılmak istenmektedir. Tarih konusunda görüş farklılıkları yanında,
özellikle tarafların bu tarihe kadar aralarındaki sorunları çözememeleri halinde
Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisine başvuracaklarını kabullendikleri
yorumu Türkiye’nin hareket serbestisini kısıtlamaktadır.
Türkiye ve Yunanistan
arasındaki ilişkilerin genel yönelimini etkileyecek pek çok sorunun varlığı
ortadadır. Bu sorunlar, birbiriyle ilintili olmakla birlikte farklı özelliklere
sahiptirler. Örneğin bazı sorunlar iki ülke arasında rejim oluşturan antlaşmalar
yapılırken henüz kavramsal olarak bile uluslararası hukukta gündemde olmayan
sorunlardır (örneğin, kıta sahanlığı, bitişik bölge, ekonomik bölge gibi deniz
hukukunu ilgilendiren sorunlar bu tür sorunlardandır). Bazı sorunlar ise, rejim kuran
antlaşmalarda daha sonra teknik düzeyde yürütülecek çalışmalarla ilişkilendirilen
sorunlardandır (örneğin, ulusal sınırların, deniz sınırlarının belirlenmesine
ilişkin sorunlar, aidiyeti tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar sorunu bu tür
sorunlardandır). Diğer bazı sorunlar ise, ya taraflardan birinin statü kuran antlaşma
hükümleri ile bağlı olmak istememesinden veya taraflardan birinin rejim kuran
antlaşma hükümlerini ihlal etmesiyle yaşanmaktadır (örneğin adaların
silahsızlandırılmış statüsünün ihlali bu tür sorunlardandır).
Sorunların farklı
özelliklere sahip oluşu uzlaşmazlığı daha da karmaşık hale getirmektedir.
Tarafların hükümranlık hakları içerisinde gördükleri durum alışları
antlaşmalarla oluşturulan statüyü de zaman zaman sarstığından, tarafların
duyarlılıkları ve gösterdikleri tepkiler de yoğun olmaktadır. Bu durum, aynı
zamanda, her türlü durum alışın win-lost olarak değerlendirildiği bir
sürece girilmesine yol açmaktadır.
Karasularının 6 milden 12
mile genişletilmesi olasılığı
Yunanistan’ın Ege
Denizi’ndeki ulusal karasuları sınırını 6 milden 12 mile genişlettiğini
açıklaması ve bunu fiili olarak da uygulamaya başlaması durumunda Türkiye daha önce
açıklamış olduğu savaş nedeni sayma “casus belli” kararını[30] uygulamak zorunda
kalacaktır. Çünkü yaşamsal çıkarlarının korunması konusunda kararlılığı bunu
gerektirmektedir. Bu kararını uygulamaya sokma şekli ise tırmanmayı beraberinde
getirecektir. Bu bağlamda, Türk–Yunan ilişkilerinin süreçsel yönelimi ve
Türkiye’nin dış politika geleneği çerçevesinde diyalog sürecinin işletilmesi
beklenebilir. Bir yandan diplomatik girişimler sürerken Türkiye’nin devlet gemilerini
Yunanistan tarafından iddia edilen 6 mil – 12 mil arasında konuşlandırması
inisiyatifi eşitleyecek ve güce ilk başvuran olmayan taraf olma özelliği
kazandıracak bir taktik davranış olacaktır. Doğaldır ki bu durumda Yunanistan ya
kararını askeri güç kullanarak uygulamaya çalışacaktır ya da daha önce yapmış
olduğu gibi üçüncü aktörlerin de arabuluculuğu ile “onurlu bir geri adım”la
yetinecektir.[31] Karasularının 12
mile genişletilmesi ardından Türk devlet gemilerine askeri müdahale doğrudan bir
Türk – Yunan savaşına yol açacaktır. Bu durumda Türkiye’nin askeri güç
kullanımına göstereceği tepki “meşruiyet” kazanacaktır. Diğer yandan, savaşın
sınırlı bir çatışmanın ötesine taşma olasılığı oldukça yüksektir.
Tarafların gerek Ege’de gerekse Trakya ve düşük bir olasılıkla da olsa
Kıbrıs’da sıcak çatışma içerisinde olması mümkündür. Yunanistan’ın
1990’ların ilk yarısından itibaren Türkiye’nin komşu olduğu ülkelerle askeri
işbirliği antlaşmaları imzalamış olması dikkate alındığında bu olasılığı
ciddi olarak düşünmekte olduğu söylenebilir. Nitekim Kıbrıs Rum Yönetimi ile
oluşturmuş olduğu Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde Kıbrıs’ta askeri
varlığını güçlendirmesi, Suriye ile imzalamış olduğu askeri işbirliği
antlaşması, İran ve Ermenistan ile yapmış olduğu anlaşmalar[32] Türkiye’nin bu ihtimaller
çerçevesinde Doğu Akdeniz’de güvenliğini gözden geçirmesini gerektirmiştir.[33]
Karasuları sorununda
Türkiye’nin çıkarlarına en uygun çözüm mevcut 6 mil uygulamasının
sürdürülmesi ve bunun aşılmayacağının garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle
Türkiye’nin “casus belli”/savaş nedeni sayma politikası caydırıcı bir etki
yapmakta ve inandırıcılığının sınanmasının maliyeti çok yüksektir.
Dolayısıyla, Yunanistan’ın maliyetinin yüksekliği ve sonucunun belirsizliğini
dikkate alarak rasyonel olmayan bir tercihe yönelmesi olağan şartlarda mümkün
değildir.[34] 12 mile çıkarma
kararının savaş nedeni sayılacak olması ve buna rağmen Yunanistan’ın bu kararı
alması ve fiili olarak uygulaması, Türkiye’nin göstereceği tepkiye meşruiyet
kazandıracaktır. Türkiye, uluslararası hukuk açısından Yunanistan’ın kararını
“hakkın kötüye kullanılması” olarak değerlendirdiğini açıklayarak somut
örnek olarak sunabilecektir. Savaşı başlatan taraf olmaması Türkiye’ye
uluslararası kamuoyunda haklılık da kazandırabilecektir.
Yunanistan’ın
karasularını 6 milden 12 mile genişlettiğini açıklaması ve bunu fiili olarak da
uygulamaya çalışması sonrasında Türkiye’nin tepkisini görerek geri adım atması,
12 mil kararını geri alması Yunanistan’da siyasal iktidarı zor durumda
bırakacaktır. Bu durumda alınacak bir kararın ulusal kamuoyu önünde savunulabilir
olması ancak üçüncü aktörlerin arabuluculuğu ile sağlanacak olan “onurlu bir
geri çekiliş” sayesinde olabilir ki, 1996 Kardak Kayalıkları krizinde bu rolü
büyük ölçüde ABD üstlenmiştir. Ancak bunun karasuları sorununda yeniden
olabileceğinin garantisi yoktur. Üçüncü aktörlerin etki ve rolünü abartmak, ya da
ulusal stratejileri üçüncü aktörlerin tepkisine göre şekillendirmek istenmeyen
sonuçların doğmasına yol açabilir. Bununla birlikte, asimetrik güç dengesinin söz
konusu olduğu Türk–Yunan ilişkilerinde Yunanistan’ın kendini “zayıf” görerek
Türkiye karşısında gücü dengelemek için ittifak arayışları içinde olması
olağandır. Kaldı ki, Yunanistan’ın bir AB üyesi ülke olması ve NATO üyesi
olması, Batı eksenli iki ülke arasında çıkacak bir sıcak çatışmada AB’nin, en
azından diplomatik olarak, Yunanistan’ın yanında olmasını gerektirecektir.
Dolayısıyla AB’nin Türk–Yunan çatışmasında “taraf” olma olasılığı
vardır ve bu dikkate alınmak zorundadır. Nitekim Kardak Kayalıkları bunalımı
sırasında Avrupa Parlamentosu’nun 15.2.1996 tarihinde aldığı karar ve AB
Genel İşler Konseyi’nin 15.7.1996 tarihinde yayınlamış olduğu deklarasyon ile AB’nin
Yunanistan’ın yanında yer alması bu durumu duyarlı kılmaktadır. AB almış olduğu kararda
Kayalıkların Yunanistan’a ait olduğunu savunmuş ve Türkiye’yi saldırgan
davranmakla itham etmiştir.[35]
Benzer şekilde, ABD de
bölgedeki stratejik çıkarları doğrultusunda iki müttefik ülke arasında uzun
süreli bir çatışmaya izin vermeyecektir. Taraflardan herhangi birini diğerine tercih
etmeden önce yoğun baskı arayışında olacaktır. ABD’ye rağmen çıkacak bir
savaş sonrasında kazanan tarafın yoğun kamuoyu baskısıyla karşılaşma
olasılığı da göz ardı edilmemelidir. Bunun istisnası, ABD ile Türkiye’nin
çıkarının örtüştüğü bir durumun ortaya çıkmasıdır. Eğer Yunanistan
ABD’nin çıkarını göz ardı ederek, AB desteğine güvenerek karasularını 12 mile genişletme kararını
uygulamaya koyarsa, Türkiye–ABD dayanışmasını kolaylaştırmış olur. ABD’nin
diplomatik baskısı, Türkiye yerine Yunanistan üzerinde yoğunlaşır. Bununla beraber
Türkiye’nin göz önünde bulundurması gereken gerçek aslında savaşta tek başına
olacağıdır, self-help durumu. Gücün her ögesiyle mücadele sahasında olmak
gerekecektir.
Egemenliği Tartışmalı
Adalar Sorunu
Türk–Yunan
ilişkilerinde karasularından sonra en hızlı tırmanışa yol açabilecek sorundur.
Doğrudan taraflara egemenlik sınırlarını genişletme olanağı sağlayacağı ve
diğer deniz hukukuna ilişkin sorunların çözümünü etkileyebileceği için dikkatle
izlenmelidir. Aslında bir boyutuyla sorun teknik bir sorundur, hukuksal statüler
saptanırken teknik boyut henüz karara bağlanmamıştır. Lozan Barış Antlaşması ve
sonrasında yapılan ülke devrine ilişkin antlaşmalar haritalandırma boyutunu –deniz
sınırları açısından- “ihmal” etmiştir. Bu bakımdan Lozan Barış
Antlaşması’nın 16. maddesi 1. paragrafı hükmüne göre, “... bu toprakların
ve adaların geleceği ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir,” 2.
paragrafı hükmüne göre ise, “işbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş
olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da
kararlaştırılacak olan özel hükümlere helal vermez”, denilmektedir. Bu
hükümler taraflara müzakere sürecini başlatacak uygun zemini yaratmaktadır.
Lozan Barış Antlaşması
ile oluşturulan statüden yola çıkılacak olursa sorun daha da karmaşık hale
gelecektir. Çünkü Lozan Konferansları sırasında devletlerin denizdeki sınırları
saptanırken 3 mil esasına göre hareket edilmiştir. Bugün ise, Ege Denizi’nde
uygulanmakta olan karasuları genişliği her iki ülke için de 6 mildir. Yunanistan
ulusal karasuları sınırını 1936 yılında (17 Eylül 1936 Tarihli 230 Sayılı Yasa),
Türkiye ise 1964 yılında (15 Mayıs 1964 Tarihli 476 Sayılı Yasa) 3 milden 6 mile
çıkarmışlardır. Dolayısıyla bu genişletme sırasında egemenliği antlaşmalarla
devredilmemiş bazı ada, adacık ve kayalıkların da Yunanistan’ın ilan ettiği 6
millik karasuları sınırı içerisinde kalmış olması muhtemeldir.[36] Bugün bu konu
tartışılırken yeniden 3 millik uygulamanın esas alınacağını söylemek yeni
tartışmalar yaratacağından gereksiz ve abartılmış olacaktır. Dolayısıyla 6
millik karasuları genişliği ve esas hatlar belirlenerek yapılacak bir
sınırlandırmada egemenliğinden kuşku duyulmayan ada, adacık ve kayalıkların
statülerinin belirlenmesi ve teyit edilmesi gerekmektedir.
Türkiye açısından şu
seçeneklerden söz edilebilir;
·
Antlaşmalarla
devredilenler dışında Ege Denizi’ndeki tüm ada, adacık ve kayalıklar üzerinde
Osmanlı Devleti’nden kaynaklanan halefiyetini ve egemenliğini sürdürmektedir ve
bunlar üzerinde herhangi bir tartışmayı dahi kabul edemez,
·
Antlaşmalarla
devredilenler de dahil Ege Denizi’nde sınırdaş ülkeler arasında deniz sınırına
ilişkin herhangi bir antlaşma yapılmamıştır, bu çerçevede egemenlikleri devredilen ada, adacık ve
kayalıkların sınırlarının saptanması gerekir.*
·
Antlaşmalarla
egemenlikleri karara bağlanmış olan ada, adacık ve kayalıklar dışında kalan ada,
adacık ve kayalıkların statüleri hakkında herhangi bir antlaşma yapılamamıştır,
dolayısıyla bunların egemenlikleri tartışmalıdır, müzakerelerle bu durum karara
bağlanmalıdır.
Birinci seçenek doğal
olarak herhangi bir müzakereyi, pazarlığı değil win-lost seçeneğini, çatışmayı
öngörmektedir. İkinci seçenek ise, tarafların ulusal egemenlik sınırlarında kesin
uzlaştıkları bir statüyü oluşturmalarına olanak tanıyarak müzakere sürecini
başlatabilmelerini sağlamaktadır. Dolayısıyla en azından tartışmasız bölgeler
üzerinde mutabakat sağlama olanağı yaratılabilir.
Kardak krizi sonrasında bu
konuda bir tür fiili moratoryum oluşmuştur. Çatışma çözülmüş ve taraflar
iddialarını koruyarak gerginliği tırmandırmaktan uzak kalmışlardır. Bununla
birlikte “sorun” henüz çözülmüş değildir ve “fiili durum”lar
yaratılmasına uygundur. Herhangi bir fiili durum yaratılması ise, tarafların yeniden
çatışma noktasına sürüklenmesine neden olacaktır.
Üçüncü seçenek
bütünüyle taraflara “eşit” olanak tanımakta ve halefiyet ilkesini göz ardı
etmektedir. Müzakerede tarafların hukuki / siyasi tezlerine göre sonuç almak
mümkündür. Başlangıçta, her iki tarafın da tartışmalı alanlarda egemenlik
iddiası sorgulanabilir niteliktedir.
Türkiye açısından
tutarlılığı olan seçenek büyük ölçüde ikinci seçenektir. Bu seçeneğin
uygulanması durumunda tarafların antlaşmalarla belirlenmiş egemenlik sınırlarını
saptamak mümkün olacağından tartışmasız kabul görmüş olanların dışında kalan
alanlar üzerinde Türkiye’nin egemenliğinin devam edip etmediğine karar vermek daha
kolay olacaktır. Bu durum en azından müzakere edilebilirliği sağlaması bakımından
avantaj sağlamaktadır.
Kıta Sahanlığı Sorunu
1976 Bern Protokolü ile
tarafların üzerinde uzlaşmış oldukları fiili durumlar yaratmama kararı, süreç
içerisinde Yunanistan’ın ulusal karasuları dışında petrol arama ruhsatları
vermesi ile ihlal edilmeye çalışılsa da, Türkiye’nin de kendi araştırma
gemilerini bölgeye göndererek karşılıklılığı uygulayacağını göstermesiyle
yeniden fiili/hukuki moratoryuma dönülebilmiştir.
Kıta sahanlığına
ilişkin uyuşmazlık, fiili durumlar söz konusu olduğunda bile, taraflar arasında
fiili bir savaşa dönüşme olasılığı düşük olan sorunlardandır. Çünkü burada
diğer sorunlardan farklı olarak ulusal yetki ve hükümranlık sınırlarını saptayan
herhangi bir ikili antlaşma söz konusu değildir. Dolayısıyla bu anlamda bir egemenlik
ihlalinden çok, önemli çıkarların ihlal edilebileceği olasılığından söz etmek
mümkündür. Taraflar ancak somut adımlar attıklarında, örneğin petrol sondajı
yapmak gibi, diğer tarafın bu eyleme müdahalesi söz konusu olabilir. Dolayısıyla,
uzlaşmazlığın çatışmaya dönüşeceği bir tırmanma evresi gerekecektir, fiili
durumlardan doğacak bir tırmanmada tarafların güce başvurma olasılığı her zaman
vardır. Ancak böylesi bir durumda güce başvuracak tarafın eylemin meşruiyetini
sağlaması zordur. Bern Protokolü ile taraflar bu tür tırmanmalara yol açabilecek
girişimlerden karşılıklı olarak kaçınacakları yükümlülüğü altına girmişler
ve bu konuda ulusal kamuoylarını kışkırtacak girişimlerden uzak kalacaklarında
anlaşmışlardır. Tırmanmaya yol açabilecek girişimleri başlatan taraf, doğal
olarak, aynı zamanda bu protokolün hükümlerini de ihlal edeceğinden eylemindeki
“meşruiyet”i ortadan kaldırmış ve karşı tarafa eyleminde haklılık
kazandırmış olacaktır. Bern Protokolü, kıta sahanlığına ilişkin uyuşmazlıkta
karşılıklı çıkar ve tezleri dikkate alan bir müzakere sürecini başlatmaları
için taraflara inisiyatif yüklemiştir. Bu konuda ortak karar alınmadıkça ve anlamlı
müzakereler gerçekleştirilmeden Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisine
başvurulması veya başka bir çözüm yönteminin ileri sürülmesi protokolün
mantığına ters düşmektedir.
Adaların
Silahsızlandırılmış Statüsünün İhlali
Ege Denizi’nde
egemenliği Yunanistan’a devredilen adaların silahsızlandırılmış statülerinin
açıkça ihlal edilmekte oluşu ve bunun iki ülke arasındaki ilişkileri zaman zaman
gerginleştirmesi, hukuki ve siyasi açılardan ele alınması gereken bir uyuşmazlığı
ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Ege’de taraflar arasında sıcak bir çatışma
riskinin bulunması ve müzakerelerle çözülemeyen sorunların güç kullanılarak
çözümlenebileceği endişesi, asimetrik güç dengesi de göz önüne alındığında,
bu adaların silahsızlandırılmış statüsünün sürdürülmesini iki ülke
açısından da duyarlı kılmaktadır. Yunanistan, “tehdit algılamaları”
çerçevesinde bu adaları Türkiye’ye karşı silahlandırmakta olduğunu
açıklamaktadır. Türkiye ise bu adaların “silahsızlandırılmış” statüsünün
sürdürülmesinin ulusal güvenliği açısından zorunlu olduğunu ve bu kaygıları
çerçevesinde antlaşmaların yapıldığına işaret etmektedir.[37] Dolayısıyla, her
iki ülkenin de kendi var oluş ve ulusal güvenlik kaygılarını gerekçe göstererek
silahsızlandırılmış statüyü kullandıkları görülmektedir. Güvenlik ve güven
arttırıcı önlemlere koşut olarak, taraflar arasında mevcut sorunların
müzakerelerle çözümleneceğine dair bir anlayışın hakim kılınması ve güvenlik
kaygılarının giderilmesi durumunda bu konudaki uyuşmazlığın da ortadan kalkması
düşünülebilir. Nitekim Ege’de güvensizlik ve güvenlik kaygılarının artmasına
koşut olarak güvenliğin karşılıklı silahlanma ile sağlanmaya çalışılması bu
süreci tersine çeviren bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla,
tarafların bu kaygılarının azaltıldığı ve kurumsal bir yapı içerisinde
güvenceye alındığı bir ortamda ihlallerin kolaylıkla çözümlenmesi mümkün
olabilecektir.
Bu durum iki ülke
arasında uzlaşmazlık konusu olarak var olmaya devam ettiği sürece iki ülkenin de
taraf olduğu ittifak sistemlerinin işleyişleri de büyük ölçüde etkilenecektir.
Nitekim NATO’nun bölgesel faaliyetleri ve oluşturulmaya çalışılan Avrupa Güvenlik
ve Savunma Politikası (AGSP)’nin işleyişi açısından bu kaygıların ön planda
tutulması olumsuz etki yaratmaktadır.[38] Diğer yandan,
Türkiye’nin de AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesi ile Ege Denizi AB’nin
coğrafi sınırları içerisinde yer alırken Türk–Yunan sınırı bir iç sınır
haline dönüşecektir. Bu niteliğiyle iki tam üyenin ulusal güvenlik kaygısı içinde
olması ve birbirlerini güvenliklerine tehdit olarak algılamayı sürdürmesi ittifak ve
entegrasyonun mantığı ile uyuşmayan bir durum olacaktır. Dolayısıyla, Avrupa
Birliği Ortak Dış ve Savunma Politikası (ODSP) çerçevesinde, AB’nin dış
sınırlarının güvenliği daha duyarlı olacak ve stratejiler bu duyarlılığa göre
saptanacaktır.
Ulusal Hava Sahasının 10
Mil Olarak Uygulanmak İstenmesi ve FIR
Türkiye ve Yunanistan
arasında önemli bir uyuşmazlık konusu olan 10 millik ulusal hava sahası iddiası uluslararası hukuk açısından da tartışma
yaratmaktadır. Uluslararası hukuka göre bir devletin hava sahası o devletin
toprakları ve karasularının dış sınırı üzerindeki hava sahası kadardır.
Dolayısıyla nasıl bir devletin kara sınırlarının dışında bir hava sahası
olamayacaksa, doğaldır ki, deniz sınırlarının ötesinde de bir hava sahası
olamayacaktır. Bu nedenle, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde uygulamakta olduğu 6 millik
karasuları sınırının ötesine uzanan bir 10 millik hava sahası ilan etmesi, hukuksal
açıdan dayanaktan yoksundur. Bu durumun kabulü 10 millik karasuyu ilanı demektir ki,
karasularının 6 milin ötesine genişletilmek istenmesi Türkiye tarafından savaş
nedeni sayılmaktadır.
Yunanistan’ın
karasuları konusundaki yaklaşımının 6 milin ötesine taşmamak olduğunun
kesinleşmesi durumunda, deniz hukukuna ilişkin diğer sorunlarda olduğu gibi, bu
sorunda da anlaşma sağlanabilmesi daha fazla mümkün olacaktır. Bir başka açıdan,
geçmişte güvenlik gerekçesiyle ilan edilen bu karar silah teknolojisinin de
gelişmesiyle artık anlamsız hale gelmiştir. Dolayısıyla, güvenlik gerekçesi ulusal
hava sahasının genişletilmesine gerekçe olmaktan çıkmıştır.
FIR konusundaki
tartışmalar ise, taraflardan herhangi birine egemenlik hakkı tanımadığından, sadece
teknik bir sorumluluk yüklediğinden, AB üyeliğinin gerçekleşmesi durumunda
kolaylıkla çözümlendirilecek bir uyuşmazlık noktasıdır. Gerçekten de AB’nin iç
sınırları içerisinde yer alacak olan Ege Denizi’nde tarafların teknik
yeterliliklerinin de göz önüne alındığı yeni bir düzenleme kolaylıkla uygulamaya
konulabilir. Ayrıca Yunanistan’ın Türkiye’den ICAO kurallarına aykırı olarak
istemekte olduğu devlet uçaklarına ilişkin uçuş bildirimi için de gerekçe
kalmayacaktır. Nitekim Türkiye ve Yunanistan arasında ICAO çerçevesinde yürütülen
görüşmelerde bu konular ele alınmış ve teknik düzenlemeler konusunda görüşmeler
yapılmıştır. [39]
SONUÇ YERİNE
Gerek güvenlik ve
güven arttırıcı önlemler gerekse iki ülke arasındaki temel uyuşmazlık konuları
dikkate alındığında bu tür önlemlerin mevcut uyuşmazlık konularını çözmede tek
başına yeterli olabileceğini söylemek elbette ki mümkün değildir. Daha önce de
belirtilmiş olduğu gibi, söz konusu önlemlerin samimiyetle uygulanabilmesi durumunda
ancak iki ülke arasındaki güven ortamına dayalı diyalog süreci açılabilecektir.
Bu aşamada, söz
konusu sürecin işlemeye başlamış olması olumlu bir adım olmakla birlikte, kimi
kuşkular da vardır. Öncelikle, Türkiye’nin AB ile olan tam üyelik müzakereleri
çerçevesinde değerlendirildiğinde, Yunanistan ile olan uyuşmazlıklarının üyelik
için ön koşul/kısa dönem hedefler olarak dile getirilmesi iki ülke arasında açık
bir koşulluluk ilişkisi ve asimetri doğurmaktadır. Bu durumun yaratmış olduğu en
önemli sakınca, taraflardan hem Yunanistan’a hem de Türkiye’ye karar alma
sürecinde baskı uygulamakta oluşudur. Özellikle AB’nin her iki ülkeyi birbirine
karşı engel olarak göstermesi durumunda uyuşmazlıkların çözümü zorlaşmaktadır.
Ancak bu aşamada dikkatleri çeken bir nokta Yunanistan ile AB’nin çıkarlarının
Türkiye ile olan ilişkilerde örtüştüğüdür. Gümrük Birliği’nin ardından,
1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesi, AB ve
Yunanistan’ın Türkiye’ye baskı ve pazarlık uygulama olanağı vermiştir. Nitekim
bu sayede 2003 Nisan’ına değin GKRY, Kıbrıs’ın yasal temsilcisi olarak AB’ne
tam üye olarak kabul edilmiş, Türkiye ise bu genişleme dalgası içerisinde yer
almayarak 2004 yılı sonunda görüşmelere başlanabileceği belirtilmiştir.[40] 2003 Nisan’ında açıklanan Katılım Ortaklığı
Belgesi’nde ise, Kıbrıs ve Yunanistan ile olan sorunlar “güçlendirilmiş siyasi
diyalog ve siyasi kriterler”, “öncelikler (2003-2004)” başlıkları altında dile
getirilerek daha yumuşak bir üslup kullanılmıştır.[41] Bununla birlikte koşulluluk ilişkisi özünde
değişmemiştir.
Dolayısıyla,
Kıbrıs sorununa kalıcı ve adil bir çözüm bulunamadan GKRY’nin AB’ye tam üye
olarak kabul edilmiş bulunması, buna karşın KKTC ve Türkiye’nin üyelik sürecinin
dışında kalmış olması, bundan sonraki dönemde, Türkiye ile Yunanistan’ı karşı
karşıya getirebilecek bir pozisyona sürüklemiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye ve
AB’nin de karşı karşıya gelmesine yol açabilecektir. Nitekim Kıbrıs sorununa
ilişkin tartışmalar sürerken AB çevrelerinde dile getirilen görüş Kıbrıs
sorununa çözüm bulunamamasının Türkiye’nin AB üyeliğini zora sokacağı ve
AB-Türkiye karşıtlığı yaratacağı şeklinde olmuştur. Benzer durum Yunanistan ile
Türkiye arasındaki temel sorunlara ilişkin olarak da söylenebilir. Nitekim AB’nin
güven yaratma süreci için uygun zemin oluşturabileceğine olan inancın sonucu olarak
Türkiye ve Yunanistan arasındaki kimi sorunların kolayca çözümlenebileceği
ortadadır. Ancak henüz taraflar sorunların varlığı ve niteliği üzerinde
yürütmekte oldukları “istikşafi” görüşmelerde belirgin bir ilerleme
sağlayamamışlardır. Bu durumda Yunanistan’ın görüşmeler sırasında yakalamış
olduğu avantajdan son ana değin yararlanmak isteyeceği düşüncesi akla gelmektedir:
Ancak bunun yaratacağı olumsuzluk da ortadadır. Her iki tarafın da yaratılmış
bulunan asimetrik güç ilişkisinden yararlı çıkması aynı zamanda çıkarlarının
dengelenmesine bağlıdır. Bu dengelemenin söz konusu olamadığı durumlarda elde
edilecek sonucun da kalıcı olması beklenemez. Dolayısıyla Türkiye’nin AB üyeliği
için Yunanistan ile olan sorunların çözümünde aşırı ödünler verebileceğini
düşünerek hareket etmek rasyonel olmayacaktır.
Benzer şekilde Yunanistan açısından da Türkiye’nin tatmin edici çözümler
üretebilmesi ve inandırıcı olması gerekecektir. Güvenlik ve güven arttırıcı
önlemler konusunda yürütülen çabalar ve somut projelerin varlığı bu aşamada önem
kazanmaktadır.[42] Tarafların bu alanda sağlayacakları ilerlemenin
doğrudan etkisi sorun çözümüne ilişkin aşamada siyasi karar alıcıların hareket
serbestisini kolaylaştıracaktır. Hiç kuşku yok ki bu süreç en zor süreçtir ve
kırılganlığı da yüksektir. Bu bakımdan gerek Yunanistan’ın gerekse Türkiye'nin
sorunların çözümü konusunda aceleci davranmaları yerine bir paket halinde
çözemedikleri sorunları zamana yaymaları ve moratoryum ilan etmeleri akılcı
olacaktır. Her iki ülkenin de AB üyesi bulundukları bir süreçte pek çok sorununun
çözümü için uygun ortam yaratılabilecektir; buna hukuksal çözüm arayışları da
dahildir. Teknik sorunların çözümü ise, siyasi karar alıcıların güvenlik, tehdit
ve çıkar algılarındaki önceliklerin değişmesine koşut olarak kolaylaşacaktır.
KAYNAKÇA
Aksu, Fuat, “Ege ve Kıbrıs Sorunlarının Çözümünde Avrupa Birliği’nin Tutumu”, (Yayınlanmamış Makale)
, “Preservation
of Demilitarised Status of the Aegean Islands For National Security of Turkey”, Turkish Review of
Balkan Studies, Annual 2002.
, “Turkish–Greek
Relations: From Conflict to Détente the Last Decade”, Turkish
Review of Balkan Studies, Annual 2001,
ss.167-201.
, Türk –
Yunan İlişkileri: İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara:
SAEMK Yayınları, 2001.
Ayman, Gülden, Neo-realist Bir
Perspektiften Soğuk Savaş Sonrası Yunan Dış Politikası: Güç, Tehdit ve İttifaklar,
Anakara: SAEMK Yayınları, 2001.
,
“Türk–Yunan İlişkilerinde Güç ve Tehdit”, Türk Dış Politikasının
Analizi, Der:Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998. ss.543-554.
Başeren, Sertaç Hami, Ali Kurumahmut, Ege’de
Egemenliği Devredilmemiş Adalar, Ankara: SAEMK Yayınları, 2003
Copley, Gregory
R., “Asymmetry Among Allies”, Defense & Foreign Affairs Strategic Policy,
Jan, 2001, Volume: 29, Issue:1, pp.4-9.
Çevikcan, Serpil, “Atina’dan Barış Paketi”, Milliyet,
29 Haziran 1999, s. 16.
Demirtaş,
Serkan, “Yeni Kriter: Ege Sorunları”, Cumhuriyet,
14 Aralık 2002, s.6.
Dış
Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz’ın Atina Ziyareti (24-27.5.1988), Ankara:
T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988, ss.
57-58. Ayrıca bkz; Kiryakatiki Eleftheritipia,
29 Mayıs 1988.
Dış Basında Türk – Yunan Davos
Zirvesi, Ankara: T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
Yayını, 1988.
Dış Basında Türk – Yunan
Ekonomi Komitesi Toplantıları (24 – 26 Mayıs 1988), Ankara: T.C. Başbakanlık
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988.
Dokos, Thanos, “Proposals for the
Reduction of Tension Between Greece and Turkey” ;
http://www.cap.uni-muenchen.de/transatlantic/download/dokos.doc
Hauss, Charles, International
Conflict Resolution, London: Continuum, 2001.
Heraclides,
Alexis, Yunanistan ve “Doğudan Gelen Tehlike” Türkiye: Türk-Yunan
İlişkilerinde Çıkmazlar ve Çözüm Yolları, İstanbul: İletişim Yayınları,
2002.
İnan, Yüksel, Sertaç Başeren, Status
of Kardak Rocks/Kardak Kayalıklarının Statüsü, Ankara: (Yayınevi Yok), 1997.
Karl W. Deutsch, The Analysis of
International Relations, 2nd Edition, Englewood Cliffs New Jersey: Prentice-Hall,
1978.
Keohane,
Robert O., Joseph S. Nye, Power and Interdependence, Boston: Little, Brown and
Company, 1977.
Korai, Hristina, “Hava Koridorları
İçin ICAO’da Türk-Yunan Diyaloğu”, Elefterotipia, 26.03.2002.
Kurumahmut, Ali, (Y. Hazırlayan), Ege’de Temel Sorun
Egemenliği Tartışmalı Adalar, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1998.
Lozan Barış Konferansı
Tutanaklar-Belgeler,
Cilt I, Çev. Seha L. Meray, İstanbul: YKY, 2001.
Melakopides, Costas. “Turkish
Political Culture and The Future of The Greco-Turkish Rapproachement”
http://www.eliamep.gr/_admin/upload_publication/324_1en_occ.PDF ; B. Tarihi: 10.3.2003.
Özkan, Tuncay, Operasyon,
İstanbul: Doğan Kitap, 2000.
Öztürk, Saygı, Kasadaki Dosyalar, Ankara: Ümit
yayıncılık, 2003.
Sönmezoğlu,
Faruk, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler:Kıbrıs, Ege ve Diğer
Sorunlar, İstanbul: Der yayınları, 2000.
Şıhmantepe,
Aydın, “Ege Denizi’nde Aidiyeti Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu:
Kardak Krizi’nin Çatışma Çözümü Analizi Açısından İncelenmesi”,
(Basılmamış Y. Lisans Tezi; Yıldız
Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002)
Tekeli, Sadi, “Alınan Karardan Türkiye Sorumlu”, Cumhuriyet,
14 Aralık 2002, s.6.
Terzi,
Özlem, “New Capabilities, Old Relationships:Emergent ESDP and EU-Turkish Relations”, Southeast
European Politics, June 2002, Vol. III, N. 1, pp. 43-61.
Yavuzalp, Ercüment, Liderlerimiz ve
Dış Politika, Ankara: Bilgi Yayınları, 1996.
White Paper
of Hellenic Armed Forces 1998-1999,
http://www.mod.gr/FYLLADIA/white_bibile_2k/k2_3.htm
“1943.
Council - GENERAL AFFAIRS CFSP Presidency Statement:” Brussels (15/7/1996) - Press:208 Nr: 8913/96 ;
http://ue.eu.int/newsroom/LoadDoc.asp?MAX=1&DOC=!!!&BID=71&DID=43001&GRP=474&LANG=1
“Atina’dan
Olumlu Yanıt”, Cumhuriyet, 27 Haziran 1999, s. 11
“Further Opinion of Professor M. H. Mendelson O.C. on
the Application of the Republic of Cyprus to Join the European Union”, Un doc. A/56/451-S/2001/953, 9 October 2001,
www.un.org/documents/ga/docs/56/a56451.pdf
“Greek-Turkish
Relations: The Madrid Joint Declaration”, Thesis, Summer 1997.
http://www.mfa.gr/thesis/summer97/section.html. B. Tarihi: 02.03.1999.
“Information Note Concerning the Proposals Made
By Turkey to Greece 12 February 1998 About A Process of Peaceful Settlement of Problems
Over The Aegean Between The Two Countries”, Perceptions, March-May 1998, Volume
III, Number 1
“Solana,
Türkiye ve Yunanistan’ın Güven Arttırıcı Önlemler Konusunda Anlaştıklarını
Belirtti”, Yunanistan’ın Sesi Radyosu, 05. 06. 1998
“Türkiye ve Yunanistan, Ege Denizi'nde Askeri Bir
Çatışma Çıkmasını Önleyecek Tedbirler Almayı Kararlaştırdılar”, Amerika’nın Sesi Radyosu, 05. 06. 1998.
“İktidara
Açık Mektup”, Eksusia, 09.07.1997.
“Önyargılara
Kapılmadan Apaçık”, Elefterotipia, 09.07.1997.
“Ege’de
Görüşmeler Başlıyor”, Cumhuriyet, 9 Mart 2002, s.9.
http://www.access.ch/tuerkei/GRUPH/H977.htm B. Tarihi: 24.10.2000
http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/1997/07/10x07x97.TXT
http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/1998/06/08x06x98.HTM#
6 B. Tarihi: 10. 04. 2001.
http://www.mfa.gov.tr
http://www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acf/default.pkk.htm
http://www.mfa.gov.tr/grupa/ad/adc/AccessionPartnership2003.pdf
http://www.stratfor.com/services/giu/070199.ASP;
B. Tarihi:17/08/1999
http://www.turkishgreek.org/bern.htm
http://www.turkishgreek.org/den.htm
http://www.turkishgreek.org/papandre.htm
http://www.turkishgreek.org/ypapulias.htm
http://www3.europarl.eu.int/omk/omnsapir....6/PLAGE@1&TYPEF=TITRE&NUMB=6&DATEF=960215
* Yrd. Doç. Dr.; Yıldız Teknik Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.
[1] Türkiye ve Yunanistan arasındaki asimetrik güç
ilişkisi üzerine yapılan bir değerlendirme için bkz; Gregory R. Copley, “Asymmetry
Among Allies”, Defense & Foreign Affairs Strategic Policy, Jan, 2001, Volume:
29, Issue:1, pp.4-9.
[2]
“Ege’de Görüşmeler Başlıyor”, Cumhuriyet, 9 Mart 2002, s.9. Kopehag
Zirvesi öncesinde yapılan değerlendirmeler sırasında, “İstikşafi”
görüşmelerde 5. turun tamamlanmış olmasına rağmen henüz daha ileri bir aşamaya
geçmenin mümkün olmadığı haberleri basında yer almıştır. Serkan Demirtaş,
“Yeni Kriter: Ege Sorunları”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2002, s.6.
[3] Bu konuda bkz, Charles Hauss, International Conflict Resolution, London: Continuum, 2001, ss.25-31.
[4] Bu konuda bkz; Aydın Şıhmantepe, “Ege
Denizi’nde Aidiyeti Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu: Kardak Krizi’nin
Çatışma Çözümü Analizi Açısından İncelenmesi”, (Basılmamış Y. Lisans Tezi; Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2002)
[5] Ancak, statüko öncesi durum Türk ve Yunan askeri
varlıklarının kayalıklara çıkmasından önceki durum olarak değerlendirilmelidir.
Bu durumda her iki ülkenin de kayalıkların aidiyetine ilişkin savlarını
sürdürmeleri ortada bir “uyuşmazlık” olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla
statüko öncesine dönüş uyuşmazlığın ortaya çıktığı Figen Akat’ın
kayalıklara oturduğu 25 Aralık 1995 tarihinden önceye dönüş anlamına
gelmemektedir.
[6]
Son dönem Türk – Yunan ilişkileri hakkında bir değerlendirme için bkz; Fuat Aksu,
“Turkish–Greek
Relations: From Conflict to Détente the Last Decade”, Turkish Review of Balkan Studies,
Annual 2001, ss.167-201.
[7] Güvenlik ve güven arttırmaya dönük önlemleri sadece askeri güvenlik algısı çerçevesinde değerlendirmek eksik bir değerlendirme olacaktır. Hiç kuşkusuz Türk-Yunan ilişkilerinin süreçsel gelişiminde ilişkilerin ve karar alma sürecinin oluşumunu etkileyen çok daha köklü etkenlerin varlığı söz konusudur.
[8]
Bununla birlikte, eğer uyuşmazlığın ortaya çıkmasından sonra tırmanma ve
çatışma aşamasına geçmeden bir diyalog ve müzakere süreci yaratabilmek mümkün
olursa bu durumda söz konusu müzakere sürecinden bütün tarafların çıkarlarını
dengeleyebilecekleri bir sonuç elde etmek de mümkün olabilir. Bu durum özellikle
karşılıklı bağımlılık kuramı çerçevesinde farklı güçlerin
uyuşmazlıklarını güce başvurmadan çözebilecekleri savına dayandırılmaktadır.
Bu konuda bkz; Robert O. Keohane, Joseph S. Nye, Power and Interdependence, Boston:
Little, Brown and Company, 1977.
[9]
Bu açıdan Yunanistan’ın Türkiye’deki terör hareketlerini desteklemesi ve
yönlendirmek istemesi de asimetrik güç dengesini kendi yararına değiştirmek çabası
ile bağlantılıdır. Nitekim PKK ve Öcalan olaylarındaki rolünün açığa çıkması
ile Türkiye karşısında zor duruma düşmüştür.
[10]
Türk-Yunan ilişkilerinde üçüncü aktörlerin yaklaşımları üzerine bir inceleme
için bkz, Faruk Sönmezoğlu, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük
Güçler:Kıbrıs, Ege ve Diğer Sorunlar, İstanbul: Der yayınları, 2000.
Üçüncü aktörlerin etkisi açısından dile getirilmesi gereken önemli bir nokta da
Türkiye’nin AB üyeliği söz konusu olduğunda ABD’nin Türkiye yanında yer alarak
AB üzerinde etki kurmaya çalışmasının yaratmış olduğu ters tepkidir. Bu durum
özellikle Aralık ayında yapılan Kopenhag Zirvesi öncesinde ABD’nin AB üzerinde
ikna çabaları tepkiyle karşılanmış ve “AB kararlarının AB tarafından
alınacağı” dile getirilmiştir. Sadi Tekeli, “Alınan Karardan Türkiye
Sorumlu”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2002, s.6.
[11] Yunanistan’ın Soğuk Savaş sonrası dönem tehdit algılamaları ve strateji değişiklikleri üzerine bir değerlendirme için bkz; Gülden Ayman, Neo-realist Bir Perspektiften Soğuk Savaş Sonrası Yunan Dış Politikası: Güç, Tehdit ve İttifaklar, Anakara: SAEMK Yayınları, 2001. Ayrıca Simitis’in Türk-Yunan ilişkileri konusundaki yaklaşımı için bkz; Melakopides, Costas. “Turkish Political Culture and The Future of The Greco-Turkish Rapproachement” http://www.eliamep.gr/_admin/upload_publication/324_1en_occ.PDF ; B. Tarihi: 10.3.2003.
[12] Türkiye ve Yunanistan arasında özellikle Ege Deniz kıta sahanlığı sorununa ilişkin olarak gerginleşen ilişkiler ve bu bağlamda tarafların zaman zaman tırmanmaya yol açabilecek fiili durumlar yaratmaları, iki ülke arasında imzalanan 11 Kasım 1976 tarihli Bern Deklarasyonu ile önlenmiştir. Dolayısıyla, Bern Deklarasyonu, tarafların hukuki ve siyasi tezlerine, egemenlik hak ve çıkarlarına dokunmadan bir tür moratoryum oluşturduğu, gerginliği tırmandırabilecek davranışlardan kaçınma yükümlülüğü getirdiği için, bu yönüyle güven arttırıcı önlemler çerçevesinde değerlendirilebilir. Bern Deklarasyonu için bkz; http://www.turkishgreek.org/bern.htm
[13] Yunanistan’a yönelik tehditin kuzeyden, Sovyetler Birliği’nden değil doğudan, Türkiye’den geldiğine olan inanış Yunanistan’ın savunma stratejisine de yansımıştır. Yunanistan Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanmış bulunan White Paper’da bu durum açıkça ifade edilerek Yunanistan’ın askeri stratejisinin ana ekseninin Türkiye’den kaynaklanan tehditin caydırılması üzerine kurulu olduğu belirtilmiştir. BU konuda bkz; White Paper of Hellenic Armed Forces 1998-1999, http://www.mod.gr/FYLLADIA/white_bibile_2k/k2_3.htm
[14] Bu konudaki görüşleri için bkz; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yayınları, 1996, s. 267.
Yavuzalp
anılarında;“Özal’a göre ilişkileri düzeltmek için önceliği iki ülke
arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirmeye vermek lazımdı. Bu
sağlanırsa, maddi yararlar, siyasi sorunların çözülmesi için bir baskı unsuru
teşkil edecekti. İki ülke halkı, günlük yaşamları için iyi ilişkiler içinde
olmanın nimetlerini somut olarak görmüş olacaklardı. Bu da, siyasi sorunların
çözümü için, bugün mevcut olandan çok
daha iyi bir ortam sağlayacaktı”, demektedir.
[15] Bu dönemde yabancı basında çıkan değerlendirmeler için bkz; Dış Basında Türk – Yunan Davos Zirvesi, Ankara: T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988.
[16] Bu konuda basında çıkan haberler için bkz; Dış Basında Türk – Yunan Ekonomi Komitesi Toplantıları (24 – 26 Mayıs 1988), Ankara: T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988.
Davos sürecinin kısa sürede somut sonuçlar vereceği konusunda her iki tarafın da kuşkularının bulunduğu görülmüştür; Örneğin Davos sürecini değerlendirirken Dışişleri Bakanı M. Yılmaz, “Davos işlemlerine derhal sorunlar ele alınacaktır umutlarıyla başlanmamıştır. Tersine her iki hükümet de karşılıklı yararlı sonuçlar sağlanabilmesi için uzun zaman büyük çabalara ve sabıra ihtiyaç olduğunu gayet iyi bilmektedirler,” diyerek bu konuda somut adımlar atılmasın