"Ege ve Kıbrıs
Sorunlarının Çözümünde Avrupa Birliği'nin Tutumu"
Fuat Aksu
Stratejik Araştırmalar
Dergisi, Yıl 2, Sayı 3, Şubat 2004, ss. 103-132.
EGE VE KIBRIS
SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TUTUMU
Fuat AKSU*
ÖZET
Türkiye
ve Yunanistan arasında uyuşmazlık olarak değerlendirilen ve olası bir sıcak
çatışma riskini barındıran konular sadece bu ülkeleri değil aynı zamanda
ittifak ilişkisi içerisinde oldukları ülke ve örgütleri de yakından
ilgilendirmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Yunanistan ile ilişkilerinde ve
sorunların çözümünde AB’yi ve AB etkisini nasıl değerlendireceği önemli bir
konudur. Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularından Ege Denizi’ne
ilişkin olanlar ve Kıbrıs sorunu, AB’nin yaklaşımlarını gözlemlemek açısından
önemli bir yer tutmaktadır. AB’nin Yunanistan’ın yanında yer alarak
Türkiye-Yunanistan dengesinde koşulluluk yaratması, asimetrik bir rol oynaması
ise, sonuçta, iki ülke arasındaki stratejik dengenin bozulmasına yol
açmaktadır. Bu durum sonuçta hem iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların
giderilmesini hem de Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri zora sokmaktadır.
Anahtar
Kelimeler : “Kıbrıs”, “Avrupa Birliği”, “Türk-Yunan Dengesi”,
“Asimetrik Denge”
Abstract:
EU’S
APPROACHES ON THE RESOLUTION OF THE AEGEAN AND CYPRUS PROBLEMS
The issues that are assessed
as a disagreement between Turkey and Greece and that include a probable hot
conflict risk concern not only these countries but also other countries and
organizations with which these countries have an ally relationship. In this
context, the evaluation will be made by Turkey with respect to EU and EU effect
is a very important subject for her relationships with Greece and for finding
solutions to the existing problems. As
to the observation of the approaches of EU, the problems related to the Aegean
Sea and the Cyprus problem takes a very crucial position. EU takes its place on
the side of Greece and this attitude creates conditionality and by
playing an asymmetric role EU causes unbalance in the strategic relationship
between the two countries. As a conclusion, this situation makes both the
elimination of the problems between the two countries and the relationships
between EU and Turkey more difficult.
Key Words
: “Cyprus”, “European Union”, “Turkish-Greek Balance”, “Assymetric
Balance”
Türkiye
ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde uyuşmazlık olarak değerlendirilen ve olası
bir sıcak çatışma riskini barındıran konular sadece bu ülkeleri değil aynı
zamanda bu ülkelerin ittifak ilişkisi içerisinde oldukları ülke ve örgütleri de
yakından ilgilendirmektedir.[1] Bu bakımdan gerek NATO gerekse Avrupa Birliği*
iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların tartışıldığı örgütler olmaktadır. Bu
örgütlerden Avrupa Birliği, NATO’dan farklı olarak, taraflardan sadece Yunanistan’ın
tam üye olduğu bir örgüt olması dolayısıyla Türkiye karşısında Yunanistan’a
açık bir avantaj sağlamaktadır.
AB’nin
iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularına bakışı genelde iki farklı dönemde
değerlendirilebilir. Bunlardan ilki, Yunanistan’ın 1981 yılında AB’ne tam
üyeliği ile 1995 arası dönem, diğeri ise 1995 ile günümüze kadarki süreç. Bu
dönemlerde AB’nin Türk – Yunan ilişkilerine bakışı belirgin farklılıklar
göstermektedir. İlk dönemde AB Türk – Yunan uyuşmazlığının taraflarından biri
olmamayı, en azından açık bir destek vermemeyi tercih ederken ikinci dönemde
açıkça “taraf” durumuna gelmiş ve AB’ne ilişkin stratejilerinde tam üyelik
süreci için “ön şart” olarak iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların çözümünü
istemeye başlamıştır. 1980 sonrası dönem açısından yönlendirici olan faktör ise
1987 yılında Türkiye'nin AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuş olmasıdır. Bu
tarihten itibaren Türkiye’nin AB üyeliği için gösterdiği istek ve AB’nin
üyeliğe sıcak bakmaması giderek Yunanistan engelinin ileri sürülmesine zemin
hazırlamış ve 1990’ların ikinci yarısından itibaren de Gümrük Birliği üyeliği
ile GKRY’nin üyelik başvurusu arasında bir koşulluluk yaratılmıştır.
Bir tür “şartlı diplomasi”nin ilişkilere egemen kılınması
çabası, aslında kendi içinde değerlendirildiğinde, AB’nin Türkiye’nin tam
üyelik sürecine ilişkin politikasında Yunanistan’ı bir “günah keçisi” olarak
kullanıp kullanmadığını da göz önünde bulundurmayı gerektirmektedir.[2]
Çünkü özellikle 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında Yunanistan Türkiye’nin tam
üyeliğinden yana olduğunu açıkça dile getirmiştir.[3]
AB’nin genişleme politikasında dile getirdiği kriterler çerçevesinde adaylardan
diğer ülkelerle olan sorunlarının çözümünü ve/veya Uluslararası Adalet
Divanı’na başvuruyu kabul etmelerini istemesi anlaşılır bir yaklaşım olmakla
beraber, AB’nin tüm adaylardan bu koşulu yerine getirmesini istememesi
tutarsızlık yaratmaktadır. Bu bakımdan en önemli tezat Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi’nin adadaki sorun çözülmemiş olsa dahi tam üyeliğe kabul edileceğinin
açıklanmış olmasıdır.[4]
Aynı süreçte iki farklı adaya farklı öncelikle davranılmakta oluşu AB’nin tam
üyelik sürecini siyasi önceliklerle değerlendirmekte olduğunu düşündürmektedir.
Bu çerçevede düşünüldüğünde, Türkiye’nin Yunanistan ile olan
ilişkilerinde sorunların çözümünde AB’yi ve AB etkisini bir faktör olarak
değerlendirip değerlendirmeyeceği konusu gündeme gelmektedir.[5]
Kuşkusuz, diğer etkenlerin yanı sıra, AB’nin iki ülke arasındaki ilişkilerde
tarafsızlığını yitirmesi ve ilişkilerin, giderek uyuşmazlığın bir
parçası/tarafı olarak ortaya çıkması, aslında, taraflardan herhangi biri
üzerinde bir tür baskının oluşması demektir. Bu ise, sonuçta, Türkiye ve
Yunanistan arasındaki stratejik dengenin bozulmasına yol açmaktadır. Son
dönemde AB’nin bu dengeyi Türkiye karşısında Yunanistan yararına bozduğunu
görmekteyiz. Bu durumun yaratmış olduğu asimetri ve koşulluluk ortamı ise, iki
ülke arasındaki uyuşmazlıkların çözümünü güçleştirmekte, tarafların kendi özgür
iradeleri ile oluşturabilecekleri müzakere süreçleri sonucunda elde edecekleri
uzlaşıyı tehlikeye sokmaktadır.[6]
Dolayısıyla, AB, Türk – Yunan
ilişkilerinde “çözümün bir parçası” olmak yerine, izlemiş olduğu
politikalarla, “sorunun bir parçası” olmak üzeredir.
Bu makalede Türkiye ve Yunanistan arasındaki temel sorunların
çözümünde AB’nin etkisinin olup olmadığı, varsa nasıl ve kim üzerinde etkili
olduğu araştırılırken somut olaylar sırasında AB’nin izlemiş olduğu
siyasalardan yararlanılacaktır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık
konularından Ege Denizi’ne ilişkin olanlar ve Kıbrıs sorunu, AB’nin
yaklaşımlarını gözlemlemek açısından önemli bir yer tutmaktadır.
Türk–Yunan Sorunlarının Çözümünde AB Uygun Bir
Hukuksal/Siyasal Zemin Yaratmakta Mıdır?
Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları, nitelikleri
itibariyle, taraflar arasında siyasi/hukuksal/teknik görüşmelerle ele alınıp
çözümlenmesi gereken konulardır. Bu nitelikleriyle doğrudan devletlerin
egemenlik alanları içerisinde ele alınmaktadırlar. Dolayısıyla, hukuksal açıdan
Avrupa Birliği hukukunun iki ülke arasındaki mevcut sorunların çözümü için
işlerliği bulunmamaktadır.[7]
Bu durumda tarafların önceden kabul etmiş oldukları uluslararası hukuk
açısından geçerli metinler çözüm için uygulanabilir olmaktadır. AB, devletler
arasındaki sorunların doğrudan ele alınıp tartışıldığı ve bağlayıcı bir karara
bağlandığı bir örgüt değildir. Dolayısıyla
entegrasyon boyutunda üye devletleri bir arada tutan temel ilkeler
bulunmakla birlikte, üyeler arasında kurucu antlaşmaların ve/veya alınan
kararların ihlalinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü büyük ölçüde AB Adalet
Divanı’nda sağlanmaktadır. Siyasi nitelikli konular ise, AB zirve ve Komisyon
toplantılarında ele alınmaktadır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, AB hukuku
ile uluslararası hukuk arasında bir ayrım vardır ve devletlerin doğrudan
egemenlik alanlarıyla ilgili uyuşmazlık konuları uluslararası hukuk
çerçevesinde ele alınmak zorundadır; bu durumda da Uluslararası Adalet
Divanı’na başvuru konusu önem kazanmaktadır. Her iki sürecin de Türk–Yunan uyuşmazlıkları
için uygulanabilmesi, Türkiye’nin AB’ye üye olmamasından dolayı mümkün
değildir. Diğer yandan, Türkiye’nin Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı
yetkisini tanımış olmasına rağmen Yunanistan
ile henüz bir mutabakatın kabul edilmemiş olması da uyuşmazlıklarını
Divan önüne götürmesine engeldir. Bu durumda iki ülke arasındaki uyuşmazlık
konularının çözümüne ilişkin çabalar kapsamında tarafların uygulayabilecekleri
seçenekler yine de vardır. Müzakere süreci bunlardan biridir ve henüz taraflar
bu süreci sonuna değin uygulayabilmiş değillerdir. 1999 sonrası dönemde iki
ülke arasında yaratılan yumuşamaya uygun olarak taraflar arasında uyuşmazlık
konularını ve ulusal tezlerini öğrenmeye/belirlemeye dönük uzmanlar düzeyinde
müzakerelerin yürütülmekte olduğu bilinmektedir.[8]
Avrupa Birliği’nin bu aşamada yapması gereken ise, tarafların bu müzakerelerde
gereksinim duydukları güven ortamını sağlayabilmesidir. Tarafların her ikisinin
de AB üyesi oldukları bir yapıda iki ülke arasındaki kimi görüş ayrılıklarının
ve ihlallerin kolaylıkla çözümleneceği dikkate alınırsa, AB’nin süreci tersine
çevirebilecek bir koşulluluğu yaratmaması gerekmektedir.
Türk – Yunan İlişkileri Ekseninde AB Yaklaşımı
Türkiye ve Yunanistan’ın Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinin
birbiriyle ilintili üç farklı düzlem içerisinde gelişmiş olduğunu söylemek
mümkündür. İlk düzlemde (Şekil 1), her iki ülkenin de AB’ye üye olmadıkları
durumda ve/veya AB’nin taraflara eşit uzaklıkta bulunduğu durumda, AB
dengeleyici konumundadır. Bu durumda ilişkilerin AB üzerinden yapılmasının
taraflara kazandıracağı ek bir avantajın olmadığı varsayılır. Diğer yandan,
tarafların AB’yi ulusal stratejileri için mücadele alanı olarak görmeleri
AB’nin tarafsız konumunu uzun süre koruyabilmesini güçleştirecektir. Aynı
zamanda tarafların ikili müzakerelerden kaçınmaları da mümkündür. 1981 yılında
Yunanistan’ın AB’ye üye olmasından önceki dönemde AB’nin taraflara yaklaşımını
yansıtmaktadır.
Türkiye Yunanistan Avrupa
Birliği Şekil : 1
İkinci düzleme geçiş sürecinde (Şekil 2) ise, bir döngüsel
ilişkinin varlığı söz konusudur. Taraflar arasında ikili ilişkilerle beraber AB
üzerinden de ilişkiler yürütülmektedir. Bu durumda da AB’nin taraflara eşit
uzaklıkta durduğu varsayılır. Bunun sonucunda uzlaşı için gereken uyum ve
işbirliği sürecinin işler kılınması kolaylaşmaktadır. AB’nin taraflardan birine
daha fazla yakınlaşması ve/veya taraflardan birini üye olarak içerisine kabul
etmesi mevcut dengeyi asimetriye dönüştürmektedir. Yunanistan’ın AB üyeliğinin
ardından Türkiye’nin 1987’de üyelik başvurusu[9]
ve 1995-96 Gümrük Birliği ile yaşanan süreç bu yapı üzerinde
gerçekleşmiştir. Ülkeden ülkeye
ilişkilerde güvenlik ve güven arttırıcı önlemler işletilmeye çalışılırken,
Yunanistan, GKRY’nin AB’ye üyeliğini sağlamayı hedef olarak belirlemiş, Türkiye
ise, kendi tam üyeliği gerçekleşmese bile Gümrük Birliği çerçevesinde bir
üyelik sürecinin başlatılmasını sağlamaya çalışmıştır.[10]
Dolayısıyla, bu durum Türk – Yunan ilişkileri ve AB dengesi bakımından
1990’larda koşulluluk ilişkisinin somutlaşacağı bir geçiş dönemi olmuştur.
Türkiye Yunanistan Avrupa
Birliği Ülkeden
ülkeye ilişkiler Şekil : 2
Gümrük Birliği’nin imzalanması ve GKRY ile üyelik müzakerelerine
başlanması AB’nin Türk – Yunan ilişkilerine bakışında bir dönüm noktası olarak
değerlendirilebilir.[11]
Nitekim 1996 yılında yaşanan Kardak Kayalıkları bunalımı sırasında Avrupa
Parlamentosu’nun 15.2.1996 tarihinde aldığı karar[12]
ve AB Genel İşler Konseyi’nin 15.7.1996 tarihinde yayınlamış olduğu deklarasyon[13] ile AB’nin
Yunanistan’ın yanında yer alması bu bakışı yansıtmıştır. Bir süre sonra,
AB’nin Türkiye’nin üyeliğe ehil olduğunu açıkladığı 12-13 Aralık 1997 tarihli
AB Konseyi Lüksembourg Zirvesi Sonuç Belgesi’nin 35. maddesinde Türkiye’nin
üyelik koşulları sıralanırken sınır
sorunlarına, Kıbrıs sorununa da vurgu yapılmıştır.[14]
Türkiye ise, üyelik süreciyle ilgili olarak diğer adaylarla kendisi arasında
bir ayrım gözetildiğini ileri sürmüş ve AB ile siyasi diyaloğunu askıya
aldığını açıklayarak Kıbrıs sorunu arasında bir bağ kurulmasına tepki
göstermiştir.[15]
AB’nin, üye olsun olmasın, her iki ülke arasındaki
ilişkilerdeki tarafsızlığını/dengeleyici rolünü koruyabilmesinin mümkün olmadığı
durumlarda ise aşağıdaki seçeneklerden biri tercih edilmektedir. Buna göre AB,
ya iki ülkeyi de karşısına alarak çözümü/uzlaşı sürecini AB dışında
oluşturmalarını isteyecektir ya da taraflardan birine, burada Yunanistan’a,
destek vererek diğer taraf üzerinde baskı/etki oluşturarak bir tür koşulluluk
yaratacaktır.
Avrupa
Birliği + Yunanistan Türkiye Avrupa
Birliği Türkiye
- Yunanistan Şekil : 3a Şekil : 3b
Bu durumda (Şekil 3a), AB’nin örgütsel kimliğine ve stratejisine
uygun bir durumun varlığı söz konusudur. AB, taraflara -üye olsun olmasınlar-
eşit uzaklıktadır. Her iki ülke için de AB’nin sağlayacağı ortak yarar söz
konusu olduğundan asimetrik bir güç dengesi yerine AB güven ve uzlaşı zeminini
oluşturmaktadır. Bu durum özellikle GGAÖ (güvenlik ve güven arttırıcı önlemler)
açısından önemlidir. Diğer durum (Şekil3b) ise, mevcut uygulamayı
göstermektedir. AB’nin, üyesi bulunan Yunanistan ile birlikte hareket ederek
Türkiye karşısında asimetrik güç ilişkisi oluşturması söz konusudur. Çatışma ve
sorun çözümü açısından koşulluluk ilişkisi yaratmakta oluşu, tarafların uzlaşı
ile çözüm bulabilmelerini güçleştirmektedir.
Nitekim, Yunanistan’ın AB’nin genişlemeye ilişkin politikaları ile
Türkiye’nin üyeliği arasında bir paralellik kurarak Türkiye ile olan
uyuşmazlıklarının çözümünü AB yapısı içerisinde dengelemek istemesi ve bu
görüşünü AB’ye de kabul ettirmesi, 1999 Helsinki Zirvesi öncesindeki zorlu
pazarlıklarla olmuştur. Bu bakımdan, 1999 Helsinki Zirvesi öncesinde,
Yunanistan’ın, Türkiye’nin adaylığına ilişkin olarak yapmış olduğu açıklama
dikkat çekicidir; 29 Aralık 1999 tarihinde Finlandiya’nın elinde bulundurduğu
AB dönem başkanlığına gönderilen memorandumda Yunanistan aşağıdaki görüşleri
dile getirmiştir.
“1. Kıbrıs sorununa çözüm bulunamayışı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tam
üyeliğini engellememelidir,
2. Üyeliğe aday herhangi bir devlet belirli bir zaman dilimi içerisinde
(yaklaşık olarak 2000 yılı sonuna kadar) Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı
yetkisini tanımış olmalıdır. Bu istem halihazırda Gündem 2000’de de yer almakla
birlikte, şu an için yasal olarak bağlayıcı değildir. Açıkça, Yunanistan Avrupa
Konseyi’nin belirlediği şartlara daha fazla açıklık getirmesini istemektedir.
3. Yunan Hükümeti, Türkiye’nin adaylığının gerçekleşebilir bir olasılık
değil bir gerçek olarak görmek istemektedir. Bir başka deyişle, Türkiye için,
adayın hakları ve sorumluluklarını karara bağlayan gerçekçi bir yol haritası
olmalıdır.” [16]
Yunanistan’ın yukarıda dile getirmiş
olduğu görüşlerin Helsinki Zirvesi Sonuç Belgesi’ne büyük ölçüde yansımış
olduğu görülmektedir. Nitekim, 10-11 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki
Zirvesi’nin Başkanlık Sonuç Belgesi 4. Madde hükmüne göre; “Avrupa Birliği
Konseyi, şimdi 13 aday devleti tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım
sürecinin içerici mahiyetini tekrar teyit eder. Aday devletler, üyelik sürecine
eşit bir temelde katılmaktadırlar. Avrupa Birliği'nin Antlaşmalar'da ifade
edilen değerlerini ve amaçlarını paylaşmalıdırlar. Bu bakımdan, Avrupa Birliği
Konseyi, anlaşmazlıkların BM Anayasası'na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi
ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve
ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet eder. Bunda
başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde Uluslararası
Adalet Divanı'na (UAD) götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle
üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı
sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam
eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa
Birliği Konseyi hatırlatır ki Kopenhag'da belirlenmiş olan politik kriterlere
uyum, üyelik müzakereleri açılmasının bir ön şartıdır ve tüm Kopenhag kriterlerine
uyum AB'ye üye olarak katılmanın temelidir.”[17]
9. Madde hükmüne göre ise,
“(a) Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık
tarihinde New York'ta Kıbrıs meselesinin kapsamlı bir çözümüne yönelik olarak
başlatılan görüşmeleri memnuniyetle karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin bu
süreci başarıyla sonuçlandırma yönündeki gayretlerine güçlü desteğini ifade
eder.
(b) Avrupa Birliği Konseyi, politik bir çözümün Kıbrıs'ın
Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik
müzakerelerinin tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa,
Konsey'in üyelik konusundaki kararı, yukarıdaki husus bir ön şart olmaksızın
verilecektir. Bu konuda, Konsey tüm ilgili faktörleri dikkate alacaktır.”[18]
Dolayısıyla, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye ile adaylık
görüşmelerine başlanacağının açıklanması ile beraber Türkiye’nin AB ile olan
ilişkilerinde göz önünde bulundurulması gereken üçlü bir yapı (Şekil 4.) ortaya
çıkmıştır. Bu yapı içerisinde AB, Yunanistan ve GKRY ve Türkiye bulunmaktadır.
Türkiye’nin AB üyeliği için diğer aday ülkelerin uyması gereken koşullara ek
olarak, hem Yunanistan ile olan uyuşmazlıklarını hem de Kıbrıs sorununu çözmesi
gerekmektedir.[19]
Helsinki Sonuç Belgesi’nin yorumunda Türkiye’nin itirazları vardır, Türkiye’ye
göre, 2004 tarihi Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların çözümlenememesi
halinde Divan’a konuyu götürecekleri son tarih değil, ulaşılan durumu
değerlendirecekleri tarihtir. 9. Madde’nin b paragrafında yer alan Kıbrıs’a
ilişkin hükümde, Kıbrıs sorununa çözüm bulunamadığı taktirde, Konsey’in,
Kıbrıs’ın tam üyeliğine ilişkin kararını verirken ilgili tüm faktörleri dikkate alacağını belirtmektedir.[20]
Türkiye Avrupa
Birliği Yunanistan GKRY Kopenhag Kriterleri Ege Denizi Sorunları Kıbrıs Sorunu Şekil : 4 Avrupa
Birliği Yunanistan + GKRY Türkiye
Bütün bu tartışmaların ötesinde, aslında 1999 Helsinki
Zirvesi’nde Türkiye’nin aday olarak kabul edilmesi ve adaylık sürecine katılmış
olmasına Yunanistan’ının karşı çıkmamış olmasının doğrudan sonucu,
Yunanistan’ın gerek Kıbrıs sorununu, gerekse Türkiye ile Yunanistan arasındaki
Ege Denizi’ne ilişkin sorunları Avrupalılaştırmayı başarmış olmasıdır.[21]
Gerçekten de Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege Denizi’ne ilişkin sorunlarda
olduğu gibi Kıbrıs konusundaki görüş ayrılıkları da büyük ölçüde Türkiye’nin
Avrupa Birliği ile olan üyelik müzakerelerinde koşulluluk temeline oturmuş ve
ilerleyen dönemlerde Katılım Ortaklığı Belgesi’nde ve yıllık ilerleme
raporlarında bu koşululuk çerçevesinde ne tür ilerlemeler kaydedildiği AB’nin
Türkiye’ye ilişkin stratejisinde göz önünde tutulmaya başlanmıştır.[22]
Türkiye ise, Kıbrıs ve Yunanistan ile olan uyuşmazlık konularının Katılım
Ortaklığı Belgesi hazırlanırken Öncelikler ve Orta Vadeli Hedefler başlığı
altında “siyasi kriter” olarak yer almasına tepki göstermiştir.[23]
Her ne kadar Helsinki Zirvesi sonrasında Türkiye, Kıbrıs ve Yunanistan ile olan
uyuşmazlıklarını üyelik sürecinde bir “ön şart” olarak kabul ettirilmesine
karşı çıkmış olsa da, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin son halinde bu konular
diplomatik bir dille metne konulmuştur.[24]
4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'de yaptığı toplantıda, AB Genel İşler Konseyi,
Katılım Ortaklığı Belgesi'ne son şeklini verirken Türkiye'nin şiddetli tepkisine yol açan Kıbrıs ve Ege konusunu
“ön şart”, olarak getirmeyip 4. Maddede “Öncelikler ve Orta Vadeli Hedefler”
ana başlığı altında “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Ölçütler”
başlığıyla yeni bir paragraf oluşturmuştur. Böylece, Yunanistan'ın ısrarlarıyla
Kıbrıs konusu 4.1 Kısa Vadeli Öncelikler maddesinde, Ege konusu ise 4.2 Orta
Vadeli Öncelikler maddesinde, “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi
Öncelikler” paragrafları altına yer almıştır. Böylelikle terimler üzerinde
oynanarak hem Türkiye’nin duyarlılığı
dikkate alınarak konunun “ön şart” olarak getirilmesi önlenmiş, hem de
Yunanistan’ın duyarlılık gösterdiği konular “öncelikli “siyasi konular arasında
gösterilmiştir.
Sonuçta, Türkiye’nin adaylık sürecinde Kıbrıs sorununa
ilişkin yükümlendiği koşulluluk ilişkisi, 4 Aralık 2000 tarihli “Türkiye İçin
Katılım Ortaklığı Belgesi”nin 4.1. Kısa Vade (2001) “Güçlendirilmiş Siyasal
Diyalog ve Siyasi Ölçütler” kısmında,“Helsinki sonuçlar bildirgesine uygun
olarak, siyasal diyalog bağlamında, Helsinki sonuçlar bildirgesinin 9(a)
maddesinde atıf yapıldığı gibi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa kapsamlı
bir çözüm bulunması sürecini başarılı bir sonuca bağlamaya yönelik çabalarını
güçlü bir biçimde desteklemek”, şeklinde yinelenmektedir. Yunanistan ile
olan sorunlarına ilişkin beklentiler ise, aynı belgenin, “4.2. Orta Vadeli
Öncelikler Güçlendirilmiş Siyasal Diyalog ve Siyasi Ölçütler” başlığında ele
alınarak, Türkiye'nin yükümlülüğü; “Helsinki sonuçlar bildirgesine uygun
olarak, siyasal diyalog bağlamında, anlaşmazlıkların Birleşmiş Milletler
Anayasası’na uygun şekilde barışçı yollardan çözülmesi ilkesi kapsamında,
Helsinki sonuçlar bildirgesinin 4. maddesinde atıf yapıldığı gibi, devam eden
sınır anlaşmazlıklarını ve diğer ilgili konuları çözmek için her çabayı sarf
etmek”, diye sıralanmıştır.
Avrupa Birliği’nin Genişlemeye İlişkin Kriterleri
Çerçevesinde Aday Üyelerin Sınır Uyuşmazlıklarına İlişkin Hükümler
AB’nin
hazırlamış olduğu ve 15 Temmuz 1997’de kabul edilen Gündem 2000 adlı
belgesinde, üyeliğe aday devletlerin varolan sınır uyuşmazlıklarını
üyeliklerinden önce çözmeleri gerektiğini belirtilmektedir. Söz konusu metine
göre; “Genişleme sınır çatışmalarının
(AB'ne) ithal edilmesi demek değildir. Genişleme anlaşmalarından beklenen
devletler için güçlü bir dürtü olarak her türlü sınır çatışmalarını çözmekle
ilgilenmektir.
...Komisyon, uyumdan önce, başvuran ülkelerin kendi aralarında
veya üçüncü ülkelerle olan her türlü önemli sınır sorunlarını çözmek için her
türlü çabayı göstermesi gerektiğini düşünmektedir. Aksi taktirde taraflar
anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesinde anlaşmalıdırlar.
...Tüm aday ülkeler, bu nedenle, görüşme süreci tamamlanmadan
önce, ... mevcut veya gelecekteki bu nitelikteki herhangi bir sorunda
Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini önkoşulsuz olarak
peşinen kabul ettiklerini karara bağlamalıdırlar.”[25]
Bu bağlamda düşünüldüğünde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki
uyuşmazlıkların özellikle Ege Denizi’ne ilişkin olanlarının üyelik süreci
öncesinde çözülmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu durum üyelik sürecinin
normal işleyişinde anlaşılabilir bir olgudur; AB bir yandan genişlemeyle
ekonomik siyasi ve sosyal bütünleşmeyi ve uyumu sağlamaya dönük çabalarını somut
projelerle gerçekleştirmeye çalışırken diğer yandan genişlemeyle oluşacak olan
dış sınırlarının yeni uyuşmazlıklar doğurmamasına çalışmaktadır. Bu duyarlılık
hem yeni üye olacak ülkelerin AB üyesi ülkelerle olan sınır uyuşmazlıkları
açısından hem de aday ülkelerle üçüncü/komşu ülkeler arasındaki sınır
uyuşmazlıkları açısından ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin AB’ye tam
üye olmak için yapmış olduğu başvurunun doğrudan bir sonucu olarak
değerlendirebileceğimiz bu durum özellikle Ege Denizi’ndeki uyuşmazlık konularının uzun süreden bu yana
“barışçıl yöntemler”le[26]
çözülememiş olmasını gündeme getirmekte ve taraflara öngörülen süreç içerisinde
çözüm doğrultusunda sorumluluklar yüklemektedir. Ancak bu sorumluluklar
içerisinde Türkiye ve Yunanistan arasında yoğun bir diplomatik trafiğin yanı
sıra rekabetin de yaşanmakta olduğu görülmektedir. Müzakere sürecinde
tarafların hangi konuları “sorun” olarak kabul ettikleri ve bu “sorun”lara
ilişkin temel görüşlerinin neler olduğu ve çözüm için öngördükleri yöntemin
neler olduğu konusu yeni tartışmalar yaratmaktadır. Bu tartışmalar sonucunda
ortaya çıkabilecek bir paket uzlaşma ise henüz sağlanabilmiş değildir.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularının
barışçıl yöntemlerle çözümlenebilmesi için taraflar arasında oluşturulan diyalog ve ılımlı yakınlaşmanın
sürdürülmesi zorunluluğu vardır. Yaratılan güven ortamının pekişmesinde ise,
siyasi iradenin uzlaşıyı oluşturabilmesi için üçüncü aktörlerin müzakere sürecini
tek yanlı etkileyebilecek davranışlardan uzak kalmaları gerekmektedir. Bu
yönüyle değerlendirildiğinde, AB’nin Türk-Yunan ilişkilerinde izlemiş olduğu
yaklaşımın bu “tarafsızlık” niteliğini bozduğunu görmekteyiz. Oysa AB’nin
yaratmak istediği “güvenlik toplumu”, taraflara müzakerelerde karşılıklı
duyarlılıklarını anlama ve ortak çözüm üretme olanağı sağlayabilecektir.
Özellikle tarafların Ege Denizi’ndeki silahlanma çabalarını bu çerçevede
değerlendirmek mümkündür. Diğer yandan, azınlık sorunlarına ilişkin ihlaller de
bu kapsamda kolaylıkla çözümlenebilecek sorunlardandır.
AB, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin tam
üyelik için yapmış olduğu başvuruları değerlendirirken büyük ölçüde ekonomik ve
siyasi, sosyal açıdan var olan uyumsuzluklardan hareketle Türkiye’nin üyeliğine
karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkışlar ve Türkiye’nin üyelik konusundaki ısrarı ise
giderek AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Kopenhag Kriterleri’nden farklı
“kriter”lerin uygulandığı bir “koşulluluk ilişkisi” ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’nin üyeliğinin kabul edilebilmesi için, sürekli olarak, dile getirilen
kriterlerdeki ilerlemeler dikkate alınmış ve bu bağlamda, özellikle Yunanistan
ile olan uyuşmazlık konuları ve Kıbrıs sorununda izlemiş olduğu siyaset
eleştirilmiştir.
Kuşkusuz bunda Yunanistan’ın AB üyesi olması ve Türkiye ile
olan uyuşmazlıkların çözümünde duyarlılığını veto yetkisini kullanarak
genişleme sürecini sekteye uğratacağı tehditiyle güvenceye almak istemektedir,
ancak, AB’nin Yunanistan’ın duyarlılıkları ile Türkiye’nin gerekçeleri arasında
bir denge oluşturamaması ya da çekimser kalması Türkiye’nin tam üyeliğinin AB
tarafından istenmediğini düşünmesine yol açmaktadır. Bir yönüyle, AB’nin
Yunanistan’ın veto yetkisini kullanacağı endişesiyle hareket yeteneğini sekteye
uğratmakta olduğu inanışı varken, diğer yandan, AB’nin Yunanistan engelini
bilinçli bir tercih olarak ön planda tutmakta olduğu görüşü giderek daha
fazla paylaşılmaktadır.
AB’nin genişlemeye ilişkin temel metinlerini de aday ülkeler
açısından farklı değerlendirmekte olduğu görülmektedir. Özellikle GKRY’nin
Kıbrıs’ın yasal tek temsilcisi olarak AB’ye tam üyelik başvurusunu kabul ederek
var olan uyuşmazlığın üyelik süreci için bir engel oluşturmadığını kabul etmesi
kendi kriterleri ile çelişen bir durum yaratmaktadır. Bu çelişki aynı zamanda
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan 1960 Antlaşmaları çerçevesinde
oluşturulan statünün de açıkça ihlal edilmesi anlamını taşımaktadır.[27] Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs’ın tek
meşru temsilcisi olarak AB’ne üye olarak kabul edilecek olması ile Türkiye’nin
AB’ye tam üyeliği arasında kurulan bağın AB’nin izlemiş olduğu genişlemeye
ilişkin stratejiyle uyuşmadığı görülmektedir. Genişlemeye ilişkin ilkeler
çerçevesinde, diğer adaylardan istenen sınır uyuşmazlıklarının çözümüne ilişkin
koşullar GKRY’den istenmemektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, 10-11
Aralık 1999 Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 9. Madde (b) paragrafında,
“Avrupa Birliği Konseyi, politik bir çözümün Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne
katılımını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin
tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konsey'in üyelik
konusundaki kararı, yukarıdaki husus bir ön şart olmaksızın verilecektir. Bu
konuda, Konsey tüm ilgili faktörleri dikkate alacaktır,”[28]denilerek
Kıbrıs konusundaki bu ayrım özellikle belirtilmiştir. AB’nin Kıbrıs konusundaki
bu görüşü 2002-2003 dönemindeki zirve ve toplantılar sırasında da
görülmektedir. 2002 yılı sonunda yapılan Kopenhag Zirvesi’nde[29]
AB’nin genişleme sürecinde 2003 yılında tam üye olacak adaylar sıralanırken
GKRY’ne de yer verilmiş ve bu dönemde BM Genel Sekreteri’nin hazırlamış olduğu
çözüm planı üzerinde tarafların aralarında herhangi bir anlaşmaya varamamaları
durumunda da GKRY’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmiş olacağı açıklanmıştır.
Diğer yandan, Türkiye’nin tam üyeliği ile kurulan bağ çerçevesinde Kıbrıs
sorununa herhangi bir çözüm bulunamaması durumunda Türkiye’nin KKTC ile kurmuş
olduğu ilişkilerinin niteliği ve adadaki askeri varlığı tartışma konusu
yapılmış, çözümsüzlükle beraber, GKRY’nin AB’ye tam üye olması durumunda
Türkiye’nin AB üyesi olan bir ülkenin topraklarını “işgal” etmiş duruma gelmiş
olacağı ileri sürülmüştür.[30]
10 Mart 2003 tarihinde Lahey’de BM Genel Sekreteri’nin
gözetiminde yapılan görüşmeler sırasında da sunulan planların kabulüne ilişkin
bir görüşün sağlanamamasının ardından yapılan açıklamalarda uzlaşmazlığın
sorumlusu olarak Türkiye ve KKTC gösterilmiştir. Bu dönemde yapılan yorumlarda
ise, yoğunlukla adadaki Türk toplumu ile müzakerelerde yetkilendirdiği Denktaş
arasında görüş ve çıkar farklılığının olduğu dile getirilmiştir. Oysa BM Genel
Sekreteri’nin taraflara sunmuş olduğu üç planın da tarafların ortak çıkarlarını
dengeleyen ve eşit bir statü kuran bir anlaşma olmaktan uzak kalmış olduğu
planın ayrıntıları incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki planı her iki
toplum da farklı duyarlılıkları dikkate alarak kabul edilemez bulmuşlardır.
GKRY açısından planın kabul edilmemiş olmasının AB üyeliği için bir engel
oluşturmayacak olmasının önceden açıklanmış ve kabul edilmiş olması GKRY’de
büyük bir rahatlık sağlamıştır. Annan Planları, Kıbrıs Türk toplumu üzerinde
yürütülen propagandalarla Türk toplumu için AB üyeliğinin yakalanmasında bir
son şans olarak sunulmuş, Annan Planı’nın kabulünün AB üyeliğini, dolayısıyla
refahı sağlayacağı, planın kabul edilmemesi halinde ise ekonomik ve siyasi
huzursuzlukların daha da artacağı dile getirilmiştir. Sonuçta KKTC’de siyasi
iktidar ile muhalefet ve kamuoyu arasında derin görüş ayrılıkları
yaratılmıştır.
Türkiye’de ise, yapılan eleştiriler Türkiye’nin
AB üyeliğinden giderek daha fazla uzaklaşmakta olduğu şeklinde olmuştur.
Yürütülen propagandalarla siyasi iktidar/hükümet ile Dışişleri Bakanlığı
bürokrasisi ve TSK’nın Kıbrıs sorununa ilişkin önceliklerinin farklı olduğu ve
Türkiye’nin dış politikasında bu dönemde bir tür çok başlılık olduğu izlenimi
yaratılmıştır. Aynı sırada Parlamentoda iktidar olan AK Parti’nin genel
başkanının parlamento dışında kalmış olması dış politika alanında karar alıcı
ve uygulayıcının kim ya da kimler olduğunu tartışılır hale getirirken siyasi
sorumluluğu da belirsiz kılmıştır. Dolayısıyla 3 Kasım 2002 genel seçimleri
sonrasında Türkiye’de Hükümetin dış politika alanındaki başarısızlıkları yoğun
eleştirilere neden olmuştur.[31]
Bu dönemde Türkiye açısından dış politika gündemindeki
yoğunluk dikkat çekicidir; Bir yandan AB’nin
Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’ye üyelik görüşmeleri için
tarih verirken 2004 yılı sonunu vermesi, diğer yandan BM Genel Sekreteri Kofi
Annan’ın taraflara sunmuş olduğu planın kabulü yönünde yaratılan baskılar,
ABD’nin Irak’a yapmayı planladığı askeri müdahale ve bu müdahalenin
uluslararası alanda meşruiyetinin sağlanması için yürütülen çabalar ve ABD’nin
Türkiye ile bu yönde yürütmekte olduğu işbirliği ve pazarlıklar Türkiye’de
siyasi iktidara zor anlar yaşatmıştır.
Ancak bu dönemde dikkatlerin yoğunlaştığı nokta Türkiye’nin
özellikle AB ve ABD arasında ittifak ve çıkar dengesini nasıl kurgulayacağına
ilişkin olmuştur. Özellikle 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’nin üyeliğinin
2004 yılı sonunda ele alınacağının karara bağlanması ve GKRY’nin 2003 yılı
içerisinde tam üye olarak kabul edileceğinin belli olmasının ardından
Türkiye’nin AB’den dışlanmakta olduğuna ilişkin görüşler dile getirilmeye
başlanmıştır. Annan Planı’nın sonuçsuz kalmasının ardından Türkiye’ye yönelik
baskı ve dışlama çabalarının yoğunluk kazandığı görülmüştür. Bu dışlanmanın
ardından ABD ile olan askeri ve siyasi işbirliğinin nasıl bir yön izleyeceği
ise, gerek NATO gerekse AB’nin işlevselliği açısından kritik bir sürecin
yaşanmakta olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özellikle Türkiye'nin geleceğini hangi
eksende görmüş olacağını ortaya koyacağından AB’nin yaklaşımı daha da önem
kazanmıştır. Nitekim AB’nin Türkiye’ye ilişkin politikasında ABD’nin Irak’a
askeri müdahalede bulunacağının belirginleşmesinden sonra kimi farklılıklar gözlenmiştir. Özellikle
Türkiye, NATO Antlaşması’nın 4. maddesinin uygulanmasını istediğinde ittifak
ciddi bir sarsıntı geçirmiş ve ancak uzun pazarlıklar sonucunda Türkiye’nin çağrısına
olumlu yanıt verilmiştir.
Türkiye – Yunanistan İlişkilerinin Geleceği ve AB – Türkiye
İlişkileri
Son
on yılda taraflar pek çok gerginlik /tırmanma yaşamıştır. Sürecin yumuşamaya
dönüşmesi ise kolay olmamıştır.[32]
Taraflar kendi inisiyatifleri ile yumuşama sürecini başlatmakta yetersiz
kalmışlar ve bu yetersizlik büyük ölçüde güvensizlikle şekillenmiştir. Kıbrıs
sorununun yanı sıra, 1994 Karasuları, 1996 Kardak Kayalıkları, 1997-98 S-300
Füzeleri, 1999 Öcalan/PKK bunalımları iki ülke arasındaki ilişkilerde gerginlik
yaratan konular olmuştur. 1999 Aralık Helsinki Zirvesi ise Türkiye ve
Yunanistan arasındaki ilişkileri AB eksenli olarak yeni bir niteliğe
büründürmüştür. Tırmanma-yumuşama süreci gerginliklere rağmen yürütülürken
diyalog sürecinin kesintiye uğramamasına çalışılmıştır. Yılmaz–Papulias
Mutabakatı[33]
(27 Mayıs 1988), İstanbul Mutabakatı[34]
(8 Eylül 1988), Madrid Deklarasyonu (8 Temmuz 1997) taraflar arasında güvenlik
ve güven arttırıcı önlemlere ilişkin önemli/temel adımlar olmuştur. Ancak,
süreç içinde mutabakatlara rağmen tırmanmaya yol açan gelişmeler de
yaşanmıştır. Tırmanmaya neden olan olaylar, özellikle fiili durumlar yaratma
taktikleriyle desteklendiklerinde ise, güvenin yanı sıra güvenlik kaygıları ön plana
çıkmıştır. Bu nedenle, tarafların askeri güçleriyle destekledikleri ulusal
savları tırmanmanın keskinleşmesine neden olmaktadır.
Güven arttırıcı önlemler, çatışma
çözümü yöntemleri çerçevesinde gerek bu ülke yöneticileri tarafından gerekse
ittifaklar tarafından desteklenmiştir. ABD, NATO ve AB, iki ülke arasındaki
ilişkilerin çatışmacı niteliğinin bir an önce uzlaşma zeminine oturtulması
gerektiği konusunda tarafları desteklemişlerdir. Ancak üçüncü aktörlerin güven
arttırıcı önlemleri desteklemeleri büyük ölçüde kendi beklentilerine,
çıkarlarına daha uygun olmasındandır. Yoksa iki ülke arasında bir uyuşmazlık,
tırmanma, çatışma olduğunda Türkiye ve/veya Yunanistan vazgeçilmez değildir.
Bununla birlikte, çatışma durumunda taraflardan herhangi birinin üçüncü
aktörleri dışlayan bir inisiyatif üstelenmeleri de, en azından bu koşullarda,
mümkün değildir. İnisiyatif üstlenirken blok liderlerinin yoğun baskısı ile
karşılaşılacak olması, buna rağmen gerçekleştirilecek bir eylemin siyasi,
askeri, ekonomik maliyetini arttırmaktadır. Geçmişte bunun örneklerine
rastlanmıştır.
Kuşkusuz bu durum öncelikle ulusal güç
ile yakından ilgilidir. Uygulamada dış politikanın ulusal güce dayanması, karar
alıcıların inisiyatif üstlenme potansiyellerini arttırmaktadır. Ulusal kurtuluş
savaşı sonrasında ulusal gücün ve karar alıcının dış politika sorunlarının
çözümünde inisiyatif üstlenme
yetilerini nasıl kullanmış oldukları ortadadır. Ulusal güçten
uzaklaşıldığında ise, sürecin nasıl tersine işlemiş olduğuna da ne yazık ki
rastlanmaktadır. Bu durumda siyasal karar alıcının inisiyatif üstlenme becerisi
yetersiz, kısıtlı kalmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin karşılaştığı temel
sorun yapısal özelliklerini geliştirerek ulusal dış politikasını kısıtlayan
faktörlerden kurtarma becerisini uygulamaya sokamamasıdır. İnisiyatif üstlenme,
uluslararası ilişkilerde üçüncü aktörlerin ilgi, etki ve çıkarlarını dışlamayı
gerektirmemektedir. Burada asıl olan, ulusal çıkarların savunulduğu ortamda
alternatif uzlaşı alanları yaratarak seçenekleri zenginleştirebilmek,
kararlılığın sınırları konusunda tutarlı olmaktır. Bu ise ancak gücün ögelerini
geliştirmekle mümkündür.
Doğaldır ki, uluslararası ilişkilerde
hâlâ temel aktör konumunu sürdüren ulus devletler her türden ilişkilerinde,
etkileşimlerinde bir kendi başınalık/self-help halindedirler. Diğer
devletlerle oluşturdukları işbirliği, ittifaklar, uzlaşılar devletlerarası
çıkar ayrılıklarının, beklentilerinin farklı olabileceği gerçeğini ortadan
kaldırmamaktadır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, çatışmalar da ittifaklar,
uzlaşılar gibi göreli ve değişkendirler. Devletler için önemli olan ise, bu
dinamik süreçte her şeye rağmen “gelişerek” varlığını sürdürebilmektir.
Türk–Yunan ilişkileri bunun somutlaştığı örneklerdendir. Her iki ülke de aynı
ittifaklar içerisinde yer almalarına, ortak tarih ve kültürü paylaşmış
olmalarına, jeopolitik özelliklerine karşın aralarındaki uyuşmazlıkların
çözümünde “ulusal” duyarlılıklarını, önceliklerini ön planda tutmaktadırlar.
Uzlaşının sınırlarını belirlemek bile uzlaşmazlığa konu olmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde aktörler arasında uyuşmazlıkların/sorunların çözümü
elde edilen sonucun tarafların çıkar ve beklentilerini karşılaması halinde
mümkündür. Eğer taraflardan herhangi biri elde edilen çözümden çıkarını dengeleyerek
çıkamıyorsa sonucu kabullense bile memnuniyetsizliği süreceğinden uzun dönemde
oluşturulan statüyü değiştirmek için örtülü/açık çaba gösterecektir.
Türk–Yunan uyuşmazlıklarının çözümünde
de bu durum söz konusudur. Lozan Barış
Antlaşması ile oluşturulan statü süreç içerisinde taraflardan birinin
beklentilerini karşılayamaz duruma gelmiştir. Türkiye için var oluşunu yakından
ilgilendiren bu duruma ek olarak, uluslararası deniz hukukunda meydana gelen
yeni hak ve yükümlülüklerin Ege Denizi’nin özel durumu göz önüne alınmadan
uygulanmak istenmesi, mevcut statükonun sürdürülmesini de yeni bir statüko
oluşturulmasını da güçleştirmektedir. Lozan’da statüko saptanırken hareket
zeminini oluşturan duyarlılıklar Türkiye açısından bugün de sürmektedir. Dolayısıyla,
iki ülke arasında başlatılacak bir müzakere sürecinde bunun göz ardı edilmemesi
gerekmektedir. Lozan’da uluslararası bir konferans zemini varken bugün bu
zemini AB oluşturmak istemektedir. Buna izin verilmesi düşünülemez. Türk–Yunan
uyuşmazlığının tarafları bellidir. Eğer uyuşmazlığın taraflarını yeniden
Yunanistan ile beraber hareket eden Avrupa ülkeleri ve karşısında Türkiye
olarak belirleyecek olursak, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi içinde
olduğumuzu söylemek abartı olmayacaktır. Kıbrıs ve Ege sorunlarına ilişkin
yaklaşımları ile AB, Türkiye–Yunanistan ilişkilerinde bir “taraf” olma
iddiasını taşımaktadır. Bu durumu Kıbrıs sorunundaki tutumunun yanı sıra 1996
Kardak Kayalıkları bunalımı sırasında almış olduğu kararlarda da görmek
mümkündür. 15 Şubat 1996 tarihinde almış olduğu karar[35]da
Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Yunanistan’ın ardından ikinci kayalığa asker
çıkarmış olmasını provakatif bir operasyon olarak nitelemiş; Kardak
Kayalıklarının Yunanistan’a ait olduğunu iddia etmiş, Türkiye'nin resmi
açıklamalarının AB üyesi bir ülkenin egemenlik haklarını sorgulayan toprak
iddiaları olarak görüldüğünü belirtmiştir. Bu çerçevede Avrupa Parlamentosu,
Yunanistan’ın sınırlarının aynı zamanda AB’nin dış sınırlarını oluşturduğunu vurgulayarak Türkiye’nin bir AB üyesi olarak
Yunanistan’ın egemenlik haklarını tehdit etmesinden ciddi olarak endişe
duyduklarını açıklamıştır. Aynı metinde AB’nin ve üye devletlerin bu bunalım
sırasında ODSP çerçevesinde etkili hareket edememesinde üzüntü duyulduğu da
ifade edilmiştir. 15 Temmuz 1996 tarihli Genel İşler Konseyi deklarasyonu[36]nda
da Kardak Kayalıklarına ilişkin gerginlikten Türkiye sorumlu tutularak, AB’nin
üye bir devletle doğal dayanışma içerisinde bulunduğu ve komşu bir ülkeyle de
Gümrük Birliği’nden doğan her alanda diyalog ve işbirliği içerisinde
ilişkilerin geliştirilmesini arzuladığını belirtilmiş; Konsey çağrısında AB ile
Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilebilmesi için üye devletlerin
egemenliği ve toprak bütünlüğüne, ilgili uluslararası uygulamalara,
uluslararası hukuk ve anlaşmalara saygı gösterilmesi ilkesine açıkça uyulması
gerektiğini dile getirmiştir. Bu çerçevede Konsey uyuşmazlık konularının
uluslararası hukuka uygun olarak çözümlenmesi gerektiğini belirterek Kardak
Kayalıklarına ilişkin uyuşmazlığında Uluslararası Adalet Divanı’na götürülerek
çözülmesi çağrısında bulunmuştur.
Kuşkusuz
Avrupa Birliği’nin bütünleşmeye dönük stratejisini göz ardı etmemek gerekir;
nitekim, bu bütünleşme çabası ulusal çıkarların karşılıklılık içinde
uyumlulaştırılmasını gerektirir. Türkiye ve Yunanistan arasında
yakınlaşma/yumuşama yaratabilecek, bunun ötesinde “bir arada yaşama”ya,
“bütünleşmeye” dönüşebilecek bir süreci başlatmak ve işleyebilir olmasını
sağlamak, pek çok koşula bağlı olmakla beraber, 3 aşamayı gerektirmektedir. İlk
aşama, tarafların kendilerini güvenlikte hissedecekleri ortamı sağlamaya dönük
önlemleri yaşama geçirecek olan güvenlik arttırıcı önlemler aşamasıdır.
İkinci aşama, tarafların uyuşmazlık konularında geçmişten günümüze kadarki
süreçte dile getirmiş oldukları ulusal tezlerini karşılıklı olarak korudukları
ve fakat tırmandırmaya yol açabilecek herhangi bir durum alıştan özellikle
kaçındıkları, empati yeteneklerini geliştirdikleri bir ortamda, işbirliği ve
karşılıklı güveni güçlendirecekleri güven arttırıcı önlemler aşamasıdır.
Üçüncü aşama ise, tarafların güvenlik ve güvene dayalı işbirliğinin oluşturduğu
ortamda uyuşmazlık konularını uzlaşma temelinde ele aldıkları doğrudan sorun
çözümüne dönük müzakere sürecidir. Müzakere süreci, esasında, iki ülke
arasındaki temel sorunların siyasilerin iradeleri ile çözüme kavuşturulabildiği
aşama olmakla birlikte, diğer barışçıl çözüm yöntemlerini de uygulanabilir
kabul etmesi bakımından taraflara seçenek yaratmaktadır. Türkiye’nin sıklıkla
vurguladığı gibi, tarafların müzakere süreci içerisinde sorunların varlığı
konusunda anlaşmaları halinde kendi iradeleriyle çözüme vardıramadıkları konuda
Uluslararası Adalet Divanı ve/veya Hakem Mahkemeleri gibi hukuksal yöntemlere
de başvurmaları mümkündür. Kaldı ki bu tür bir sorun olarak kıta sahanlığı
sorunu dikkati çekmektedir. İki ülke arasındaki sorunların bir paket halinde
ele alınmasıyla ve dengeli bir çözüme vardırılmasıyla, kıta sahanlığına ilişkin
değişik çözüm yöntemleri üzerinde de durulabilir. Müzakere sürecinde, ortak
işletme de dahil olmak üzere, fiili/hukuki moratoryumun sürdürülmesi de tercih
edilebilir.
Güvenlik Arttırıcı Önlemler
Tırmanmanın sıcak bir çatışmaya
dönüşme riskini taşıdığı bunalımların ardından iki ülke arasında
yakınlaşma/yumuşama sürecinin başlatılması için öncelikle askeri yöntemlerin
diplomasiyi desteklediği aşamadan geri dönmek gerekmektedir. Bu ise her zaman
kolaylıkla sağlanamamaktadır, büyük ölçüde başlangıcı bir “tavuk oyunu”[37]na
benzeyen tırmanma, ilerleyen evrede, üçüncü aktörlerin arabuluculuğu ve
“ikna”sı sayesinde değişken toplamlı bir sonuca ulaşmaktadır. Tırmanmaya yol
açan tarafın statüko öncesi duruma dönüşü kabullenebilmesi için
ulusal/uluslararası kamu oyu önünde saygınlığını koruyacağı ve hatta
arttırdığını söyleyebileceği bir meşrulaştırma söylemine ihtiyacı vardır. Bu
meşrulaştırma ancak arabuluculuk rolüne soyunan devlet ve/veya örgütün
müdahalesi ile kabul edilebilir kılınmaktadır. 1996 Kardak bunalımı bunun en
iyi örneklerinden biridir.
Söz konusu statüko öncesine dönüşü
kolaylaştırmak ve silahlı kuvvetlerin yerini yeniden diplomasinin almasını
sağlamak için her iki ülkenin de ulusal çıkarlarının fiili olarak tehdit
edilmeyeceğini öngördüğü bir uzlaşma zeminine ulaşması gerekmektedir. Bu
bakımdan ulusal güvenliğini fiili tehdit altında hissetmeyeceği ve aynı şekilde
diğer tarafa da bir tehdit oluşturmayacağı uzlaşma zeminini yaratmak hem
uzlaşmazlığın taraflarını hem de arabuluculuk rolünü üstlenen ülke/örgütün
yoğun çabasını gerektirmektedir. Taraflardan herhangi birinin oluşturulan
güvenlik zeminini, mutabakatı sarsacak eylem ve/veya açıklaması uzlaşmazlığın
yeniden tırmanmasına ve hatta çatışmaya neden olabilir. 1987 Ege kıta sahanlığı
bunalımının ardından Davos ile birlikte oluşturulan 27 Mayıs 1988 tarihli Atina
ve 8 Eylül 1988 tarihli İstanbul Mutabakatları bu bakımdan son yıllardaki en
önemli güvenlik artırmaya dönük adım olmuştur. 1997-1998 yıllarında NATO Genel
Sekreteri’nin girişimleri ile taraflar bu iki Mutabakat Muhtıralarının
hükümlerini bir bütün olarak
uygulayacaklarına dair siyasi kararlılıklarını açıklamışlardır.
2000
yılında her iki ülkenin de silah alımlarında kimi kısıtlamalara gideceklerini
açıklamış olması, Ege Denizi’nde yapılan düzenli tatbikatlardan bazılarının
geçen yıl yapılmasının iptal edilmesi, ortak NATO tatbikatlarına katılımın
sağlanması vb adımlar iki ülke arasında güvenliğe dönük kaygıları hafifletmeye
dönük çabalar olmuştur. Kuşkusuz bu durum siyasiler düzeyinde iki ülkenin
güvene dayalı işbirliğini geliştirebilmeleri için uygun ortamı yaratmıştır.
Türkiye’nin bu önlemleri karşılıklılık çerçevesinde sürdürmesinde yarar vardır.
Güven Arttırıcı Önlemler
Taraflar
arasında özellikle son on yılın ciddi bunalımlarının ardından gelinen yumuşama
ortamında güven arttırıcı önlemlere ayrı bir önem atfedilmektedir. Her iki ülke
de karşılıklı algılarında diğer ülkeyi tehdit olarak görürken, bunu fiili
durumlarla da gözlemlerken sağlanan yakınlaşmanın sağlam temellere oturtulması
güçtür. Bununla birlikte, süreci olumlu yönde etkileyen pek çok faktör
taraflara bu olanağı sağlamıştır. 8 Temmuz 1997 Madrid Deklarasyonu[38]
ile tarafların “barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin
geliştirilmesinin devam etmesi”ni kararlaştırarak “birbirlerinin
egemenlik haklarına saygı; uluslararası hukuk ilke ve anlaşmalarına saygı; tarafların
birbirlerinin güvenlikleri ve ulusal egemenlikleri açısından büyük bir öneme
sahip Ege’deki meşru, yaşamsal çıkar ve endişelerine karşılıklı saygı;
yanlış anlamalardan kaynaklanan
çatışmalardan kaçınılması ve tek taraflı eylemlerden sakınılması”
konularında anlaşarak “aralarındaki sorunları ortak rızaya dayanarak
ve kuvvet kullanımı veya kuvvet kullanımı tehditi olmadan barışçıl yollardan
çözmeye” söz vermeleri güvenlik arttırıcı önlemlerin “güven” arttırıcı
önlemlere ilişkin boyutunu güçlendiren adım olmuştur. Madrid Deklarasyonu ile
Yunanistan’ın Ege’de Türkiye’nin meşru egemenlik hak ve yaşamsal çıkarları
bulunduğunu kabul ederek tek yanlı eylemlerden kaçınacağını kabul etmesine
karşılık olarak Türkiye de kuvvet ve kuvvet kullanma tehditi olmadan barışçıl
yöntemlerle çatışmaları çözme sözü
vermişlerdir. Bu niteliği ile taraflar arasında yakınlaşma sürecini
güçlendirecek girişimler için uygun ortam yaratılmaya çalışılmış, ancak fiili
durumda tarafların beklentilerini yakınlaşma açısından sekteye uğratacak
girişimler de yaşanmıştır. Öcalan olayının ardından Türkiye’nin Yunanistan ile
ilişkilerini gözden geçirmesi ve gerginliği tırmandırma yerine diplomatik
yakınlaşma sürecini öncelikli kılması, Dışişleri Bakanları düzeyinde
geliştirilen diplomatik yakınlaşma bu yöndeki umutları arttırmıştır.*
Yakınlaşmayı ulusal kamuoyları düzeyinde geliştiren bir başka olay ise her iki
ülkede gerçekleşen depremler olmuştur. Depremler sırasında halkların samimi
duygularla dayanışma içerisinde olmaları “dost”, “düşman” kavramlarının yeniden
değerlendirilmesine olanak tanımıştır. Ulusal kamuoyları arasında dayanışma
çabaları her iki ülke medyası tarafından da paylaşıldığında güvene dayalı
işbirliğinin önündeki engelleri yıkmak da kolaylaşmıştır. Kuşkusuz yapılacak
pek çok şey var. Yıllardır süren gerginliklerin izlerini, olumsuz değer
yargılarını çok kısa bir sürede değiştirmek mümkün olmayabilir. Ancak bu yönde
yürütülecek çabaların uzun sürede sonuç vereceği de göz ardı edilmemelidir.
Bu
bağlamda, iki ülke arasında 2000 yılında imzalanan anlaşmalar pek çok konuda
ortak bir anlayışın oluşmaya başladığını göstermektedir.[39]
Ekonomi, kültür, çevre, turizm, terör vb konularda imzalanan anlaşmaların yanı
sıra AB üyelik süreci içerisinde kimi alanlarda işbirliği yapılması
kararlaştırılmıştır. Bu bakımdan 2004 olimpiyatları için yapılacak çalışmalarda işbirliğine gidilmesi de
öngörülmektedir. İki ülke arasında dış ticaretin ve ortak yatırımların geliştirilmesi
için somut girişimler yapılmakla birlikte sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte,
halklar arasında etkileşimin önünde bulunan engellerin kaldırılması ve empati,
algı yeterliliklerinin geliştirilmesi için çok yönlü girişimlere gerek vardır.
Bu bakımdan özellikle sivil toplum örgütlerinin, sanatçı, bilim adamları ve
yazarların birer kanaat önderi olarak halklar arasındaki yakınlaşmayı
geliştirecek girişimlerine kolaylık göstermek gerekmektedir. Kuşkusuz bu
girişimlerin ulusal kamu oylarının bütünü tarafından benimsenmesi güçtür,
bununla birlikte siyasi iradenin kararlılığını sürdürmesi gerekir. Ancak
uygulamada 2000 sonrası dönemde kimi ilerlemelere karşın siyasiler arasında da
bu konuda bir birlikteliğin olmadığı ve hatta halklar arasında bu dayanışma
çabalarını sekteye uğratacak girişimlerin yapıldığı görülmektedir.[40]
Sorun Çözümüne Yönelik Çabalar
Türkiye
ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularının ulusal çıkar ve beklentilerini
dengeleyecek kalıcı bir çözüme ulaştırılabilmesi tarafların ortak iradelerine
bağlıdır. Bununla birlikte, bu ortak iradenin sağlanmış olması durumunda dahi
önemli eksiklikler vardır. Sorun çözümüne yönelik çabalar iki ülke arasındaki
yakınlaşma/yumuşama sürecinin en zor sonuçlandırılacak aşamasıdır. Güvenlik ve
güven arttırıcı önlemlerin geliştirilmesinde sağlanacak başarı taraflara
uzlaşma için uygun bir zemin yaratacak olmakla beraber aslında sorunların
özellikle egemenlik sınırlarına ilişkin olanları bu süreci yeniden
başa-çatışmaya dönüştürebilecek bir yapıdadır. Bu bakımdan, taraflar süreci
olumsuz etkileyebilecek unsurları en aza indirgeyebilmek için sorunları üst
düzey görüşmelerde ele alarak çözüm
arayışlarını geliştirmek istemektedirler. Bununla beraber, yürütülen
görüşmelerin nasıl bir gelişim gösterdiği belirsizliğini korumaktadır.
Özellikle Türkiye’nin AB ile ilişkileri çerçevesinde koşullandırılmaya
çalışılan Kıbrıs ve Ege Denizi’ne ilişkin sorunlara 2004 tarihine kadar çözüm
bulunması konusu tarafların bu süreci aynı nitelikleriyle dikkate aldıklarını
kuşkulu kılmaktadır. Yunanistan’ın süreç sonunda Türkiye ile arasındaki sorunu
Uluslararası Adalet Divanı’na götürme isteğinde olmasının görüşmeleri
sürüncemede bırakma taktiğine dönüştüğünün işaretlerine rastlanmaktadır.[41]
Bu durum Türkiye’nin duyarlı olduğu bir konudur ve AB ile ilişkilerini gözden
geçirmesi gerekecek bir aşamaya gelme olasılığı da mevcuttur. Diğer yandan,
Yunanistan’da yen silah alımının sürmesi, Kıbrıs’da toplumlararası görüşmeler
sürerken GKRY’nin silah alımlarını sürdürmesi, durumu daha da kuşkulu
kılmaktadır. Aynı şekilde AGSP konusunda gerek Türkiye’nin gerekse
Yunanistan’ın sergiledikleri duyarlılık güvenlik ve güven arttırıcı önlemlerin
henüz yerleşmemiş olduğunu göstermektedir.[42]
Dolayısıyla tarafların algı düzeylerinde kazanan/kaybeden (win-lose)*
durumunun sürdüğü görülmektedir.
Güven
eksikliğinin sürmekte oluşu ve uzlaşı zemininin yaratılmasındaki güçlükler
dikkate alındığında taraflar arasında sorun çözümüne yönelik olarak başlatılan
girişimlerin de başarı şansı azalmaktadır. Özellikle tarafların neyi sorun
olarak kabul ettiklerini belirtecekleri “keşif” toplantılarının sonuçlarına
bakarak kısa sürede mevcut sorunları çözebilmek zordur. Çünkü daha müzakere
sürecine girmeden taraflar kendilerini uzlaşı zemininden uzaklaştıracak
arayışlar içerisine girmektedir. Bu durum özellikle Yunanistan için söz
konusudur ve asimetrik güç ilişkisi bu bakımdan Türkiye’nin aleyhine
işlemektedir, dolayısıyla, Türkiye müzakere sürecinde pek çok yapısal sorununun
olumsuz etkisini dış politika seçeneklerini uygularken hissedecektir. AB ile
olan ilişkilerinde olduğu gibi, ABD ve kısmen NATO ile olan ilişkilerinde de
Yunanistan’ın avantajlı konumuna karşın Türkiye önemli eleştirileri göğüslemek
zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla, dış politikasında bir tür “koşulluluk”
yaratılmakta ve Türkiye’den de bu “koşulluluk” içerisinde uyum göstermesi
istenmektedir. Yunanistan ile olan sorunlarının çözümünde Türkiye’den istenen
ulusal çıkarlarını göz ardı ederek çözüme hemen ulaşmasıdır. Siyasal karar alıcıların ulusal/uluslararası
sorunların çözümünü kolaylaştırmak için değişik seçenekler yaratma becerisi
gösterememeleri durumunda sorunları
siyasal pazarlıklarla çözme arayışında
olmaları mümkündür. Dış politika karar alma sürecinde etkinliğin ve
inandırıcılığın önemli ögelerinden olan ekonomik ve siyasal yeterlilik
açısından Türkiye’nin yaşamakta olduğu yapısal sorunlar uluslararası
ilişkilerinde hareket yeteneğini sınırlandırmaktadır. Bu durumda siyasal
iktidarlar ya tek yanlı ödünlerle ulusal çıkarlardan tavizler vermektedirler ya
da ulusal kamuoyu desteğini korumak için inisiyatif üstlenmekten
kaçınmaktadırlar.
Yunanistan’ın AB üyesi olması, buna karşın Türkiye’nin aday
üye durumunda bulunması mevcut sorunların çözümü için yapılacak müzakerelerde
AB faktörünün de göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Bu durum
özellikle Ege’de müzakere sürecinin kesintiye uğraması ve diğer barışçıl çözüm
yöntemlerinin uygulanamaması durumunda tarafların güce başvurup vurmayacakları
tercihinde önemlidir. AB, Türkiye’ye ve diğer aday ülkelere tam üyelik
sürecinde komşu ülkelerle olan sorunları çözme yükümlülüğü getirmektedir. Bu
bakımdan Türkiye’nin AB ile yürütmekte olduğu bütünleşme çabalarında bu
koşulluluğu yerine getirmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak özellikle sınır
sorunlarında AB, üye ülke olan Yunanistan’ın ulusal sınırlarını AB’nin dış
sınırı olduğunu vurgulamıştır. Bu durumda sınır sorunu da sayılabilecek bir
konuda Türkiye ile Yunanistan’ın sıcak bir çatışmaya girmesi durumunda AB’nin
göstereceği tepki uyuşmazlığın AB-Türkiye uyuşmazlığına dönüşmesine yol açabilecektir.
Dolayısıyla, bu koşulluluk ilişkisinin yalnız Türkiye için değil aynı zamanda
Yunanistan için de bir uygulanabilirliğinin olması gerekmektedir.[43]
AB, Türk – Yunan uyuşmazlığında bir “taraf” olmadığını göstermek zorundadır.
Ancak bu da AB’nin ODSP’na aykırı bir durumun ortaya çıkmasına yol açabilir.
Dolayısıyla, süreç siyasi tartışmaların sonucuna göre şekillenecektir. Bu
bağlamda Yunanistan’ın AB’ne tam üyelik başvurusunun yapıldığı dönemde AB’nin
Yunanistan’ın AB’ye üyeliğinin Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini
etkilemeyeceğini vurgulamış olması yeniden bu karara dönülüp dönülemeyeceğini
gündeme getirmektedir. Kaldı ki, Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirve kararı ile
birlikte ikili sorunlarının çözümünde tek yanlı bir inisiyatif yüklenmediği de ortadadır. Ancak, bu
inisiyatifin yoğunlaştığı ülke olarak Türkiye ön planda gözükmektedir.
2004 yılına değin bir
çözüm bulunamaması durumunda Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin kesintiye
uğraması ihtimali bulunmakla beraber, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini
gerçekleştirmesi durumunda, üyeliğin siyasi tartışmalara konu olması olasılığı
gündeme gelecektir. Bu durum AB-Türkiye ilişkilerinde yeni tartışmalar
yaratacaktır. Bu bakımdan AB’nin Türkiye’ye ilişkin politikasının genişleme
sürecine ilişkin politikasın ile farklılık gösterdiği görülmektedir. Özellikle
Kıbrıs konusundaki tutumu da dikkate alındığında AB, Türkiye’ye karşı samimi
bir tavır sergilememektedir. Bu gerçekler altında, AB’ne tam üye olmak için
Türkiye’nin var oluşunu ve yaşamsal çıkarlarını etkileyen konularda
duyarlılıklarımızdan sapmamız hata olacaktır.
Sonuç Yerine
Türk – Yunan uyuşmazlıklarının çözümünde AB’nin yapacağı en
önemli katkı, iki ülke arasında oluşturulmaya çalışılan güvenlik ve güven
ortamını kolaylaştırmasıdır. Taraflardan herhangi birinin görüş ve çıkar
beklentilerine öncelik tanıyan bir yaklaşım tarafların oluşturmaya çalıştıkları
güven ortamını sarsmakla kalmayacak yeniden tırmanma/çatışma sürecine
girilmesine neden olacaktır. Nitekim Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğine ilişkin yaklaşımı
ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan planlara ilişkin görüşmeler
sırasındaki tutumuyla AB müzakere sürecini olumsuz etkilemiş ve özellikle
Kıbrıs Türk toplumunun güvenlik endişelerini gidermede yetersiz kalmıştır.
Benzer şekilde, özellikle planın sonuçsuz kalmasının ardından yapılan
açıklamalarda gerek Kıbrıs Türk toplumu gerekse Türkiye açısından AB’ye
üyeliğin giderek güçleştiği dile getirilirken yeni dönemde GKRY’nin AB üyesi
olmasının ardından Türkiye’nin AB üyeliğinin de tehlikeye girmiş olacağı
vurgulanmıştır[44].
Bu tür bir bakış açısının sürdürülmesi ise yalnızca Kıbrıs konusunun değil aynı
zamanda Ege Denizi’ne ilişkin uyuşmazlıkların da çözümünü engelleyen bir süreci
açmıştır.
Türkiye bakımından AB üyeliğinin sağlayacağı ülkesel
yararlar incelenirken Yunanistan ile olan uyuşmazlık konularının müzakereler
sürecinde çözümlenebileceğine olan iyi niyetin korunduğu görülmektedir. Benzer
yaklaşımın Yunanistan tarafında da hakim olduğu görülmektedir. Ancak göz ardı
edilmemesi gereken nokta, özellikle ülkesel egemenlik hak ve sınırlarının
pazarlık konusu olarak görüldüğü müzakerelerde tarafların esneklik
gösterebilmelerini sağlayacak güven ve dayanışmanın hiç de kolay sağlanamayacak
olmasıdır. Çünkü pek çok sorun niteliği itibariyle teknik/hukuki ve siyasidir.
Dolaysıyla, çözümün kalıcı olması ve ortak karar üzerine oturması aynı zamanda
bir paket çözümü gerektirecektir. Bu bakımdan Türkiye ile Yunanistan arasındaki
sorunlar ve Kıbrıs sorunu bir bütünlük göstermekte ve Lozan’da oluşturulan
stratejik dengeyi göz önünde bulundurmayı gerektirmektedir.
Bütün bunların ışığında, AB’nin Türkiye’ye sağlayacağı en
önemli yapısal değişim hiç kuşkusuz ulusal egemenlik konularındaki sistemsel
değişimdir. Dolayısıyla, AB’nin gerek genişlemeye ilişkin kriterleri gerekse
ortaklık esasını oluşturan hukuksal metinleri
Türkiye’nin duyarlılıkları ile uyumlulaştırılmak zorundadır. Bu ise
Türkiye’de köklü bir yapısal değişimi zorunlu kılmaktadır. Bütünleşme süreci
içerisine girecek olan her ülkede benzer kaygıların olması normaldir. Bu
bakımdan Türkiye’de de ulusal çıkarlar ve egemenlik haklarının devri ile ilgili
konularda gösterilen duyarlılığı doğru değerlendirmekte yarar vardır. Çünkü AB,
tüm üye devletlerin her türlü egemenlik hak ve yetkilerinden soyutlandıkları ve
egemenliklerini bütünüyle devrettikleri bir yapı değildir; aksine her üye
devlet AB’nin işleyişi içerisinde aynı zamanda kendi ulusunun yaşamsal
çıkarlarını ve beklentilerini gerçekleştirmek için karar alma süreci içerisinde
yoğun çaba harcamaktadırlar. Türkiye de AB’ye tam üyelik müzakereleri içerisinde kendi ulusunun yaşamsal
çıkarlarının rasyonel temellere oturtularak gerçekleştirilmesinden başka bir
şey yapmamaktadır. Dolayısıyla, AB’ye üyelik süreci hem Yunanistan hem Türkiye
hem de AB açısından değerlendirildiğinde bir kazanan/kaybeden (win/lose)
seçeneği değil kazanan/kazanan(win/win) seçeneği sunmaktadır. Bunun
başarılması ise, tarafların politikalarındaki açıklıkla doğru orantılıdır.
Ancak AB’nin Türkiye’nin tam üyeliğine ilişkin yaklaşımının öngörülen bir
gelecekte kesinlik ve açıklık kazanmamış olması tarafların uzlaşmazlıklarını
önyargılardan uzak bir ortamda çözüme kavuşturabilmelerini zorlaştırmaktadır.
Kaynakça:
Akar,
Reşat. “Rumların Kahramanı Oldu”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2002, s. 9.
Aksu,
Fuat. Türk – Yunan İlişkileri: İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler
Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları, 2001.
Aksu,
Fuat. “Turkish – Greek Relations: From Conflict to Détente the Last Decade”, Turkish
Review of Balkan Studies, Annual 2001, ss.167-201.
Birand,
Mehmet Ali. Avrupa Macerası 1959-1999, İstanbul: Doğan Kitapevi
Yayınları, 2000.
Biscop,
Sven. “Enlargement as a Tool for Conflict Resolution?”, Bigger and Better? The European Union, Enlargement
and Reform, Fifth Biennal Conferance of the European Community Studies
Assocation – Canada to be held in Toronto, 31 May-1 June 2002.
Copley,
Gregory R.. “Assimetry Among Allies”, Defense and Foreign Affairs Strategic
Policy, Vol, 29, Issue. 1, January 2001.
Demirtaş,
Serkan. “Yeni Kriter: Ege Sorunları”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2002, s. 6.
Deutsch,
Karl W.. “How Conflicts Arise Among States”, The Analysis of International
Relations, NJ: Prentice Hall Inc., Englewood Cliffs, 1978. ss.132-164.
Dış
Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz’ın Atina Ziyareti (24-27.5.1988), Ankara:
T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988.
Günuğur,
Haluk. Avrupa Topluluğu Hukuku, Ankara: Avrupa Ekonomik Danışma Merkezi
Yayını, 1996.
Hauss,
Charless. International Conflict Resolution, London: Continuum, 2001.
Kirişçi,
Kemal. “The ‘Enduring Rivalry’ Between Greece and Tukey: Can’Democratic Peace’
Break It?”, Alternatives Turkish Journal of International Relations,
Vol. 1, No. 1, Spring 2002. pp. 43-44.
Köylü, Hilal, Akıner, Tolga. “Annan’la Yola
Devam”, Radikal, 24 Ocak 2004, s. 11.
Melakopides, Costas. “Turkish Political Culture and The Future of The Greco-Turkish